6 Ocak 2017

Kadersiz Coğrafya

Kafamı kaldırmaya korkuyordum. Bilincimi yitirmiş gibiydim. Sanki insanlığımı bir kasaya kapatmıştım da sadece içgüdülerimle hareket ediyordum. Hep böyle olmaz mı zaten? Kötü anlarda bilinç gider, yere düşsek, düştüğümüz o anı bile hatırlamayız. Ve ne oldu da yerdeyim ben, nasıl düştüm ki, diye sorular sorar dururuz kendimize. Sadece tek bir saniye içinde düşündüğümüz milyonlarca şey olur kafamızda. Ama tek amacımız, en önemlisi, canımızı korumaktır. Sevdiklerimizle birlikteysek onları korumaktır.

Yerde nasıl yattığımı, hangi ara eğildiğimi bilmiyorum. Hele Can’ın üzerime kapandığını nefessiz kalınca fark etmiştim. Tek bir ses ve hafızada kayıp olan saniyeler. Sonunda bizi de bulmuştu işte. Oralarda patlamıyor ya, dediğimiz, bizi bulmaz abicim biz o alanlarda takılmıyoruz, dediğimiz lanet olaylar bize de isabet etmişti günün birinde. Ama hayattaydık. Nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde hala yaşıyorduk. Fakat bu şansımız mıydı, yoksa buradan, bu hayattan kurtulamadığımız için en büyük şanssızlığımız mı bilemiyordum.

Ortalık bir anda karmaşaya döndü. İki dakika öncesiyle şimdinin arasında müthiş bir fark vardı. Yerde yatan tahminimce ölmüş insanlar, hareket etmeye korkanlar ve göz göze geldiğimizde korku dolu bakışlarıyla yüzleştiğimiz insanlar... O çok sevdiğimiz mekan kıpkırmızı olmuştu. Kan kokuyordu. Lanet kokuyordu. Nefret kokuyordu. Genellikle geceleri dışarı çıktığımda, beni eğlenceden alıkoyan birçok an yaşamıştım. Ya bir arkadaşım sevgilisinden ayrılır kötü olduğu için beni çağırırdı.  Ya da annem eve erken dön diye tutturur gecenin en keyifli yerinde “Uyumadım, seni bekliyorum.” diye yoruma kapalı bir mesaj atardı. Ama gecemin böylesi bölündüğü, bir gece dışarı çıkmanın canıma kast edebileceği hiç aklıma gelmezdi. Zaten kimin aklına gelirdi ki?

Bir anda sesler duruldu. Ortalık sakinler gibi oldu. Hayatta kalan insanların, resmen şükretmeye sebebi yoktu. Çünkü ortam o kadar kötüydü ki! Ardından birilerinin “Kaçıyor, kaçmasına izin vermeyin, tutun o şerefsizi.” dediğini duydum. Ne olmuştu ki? Kimdi bu adam? Neydi bu yaşadığımız? Sanırım birkaç dakika sonra, birileri “İyi misiniz? Hayatta mısınız?” diyerek etrafta dolanmaya başladı. O zaman biraz daha hareketlilik olduğunu duydum mekanda. “İyi misin?” diye sordu Can. Hayatta kaldığıma, beni koruyabildiğine şükreden gözlerle gözümün içine bakıyordu. “Bilmiyorum aşkım. Bileğim çok acıyor.” diyebildim sadece. Onun cevap verip vermediğini hatırlamıyorum bile. Sanırım yere kapanırken ayağım kaymıştı ve bileğimi zorlamıştım. Ama bu o anda önemli bir nokta değildi benim için. Öyle garip bir şok içindeydik ki, birbirimize ne diyeceğimizi bilemiyorduk. İkimiz de yaşananların rüya olmasını umuyor gibiydik. Hayatımda ilk defa sevgilimin gözlerinin içine, daha önce hiç tanık olmadığım bir kaybetme korkusuyla baktım. Çünkü saniyeler önce onu kaybedebilirdim. Bu zamana kadar sevdiklerimize bir şey olmadığı için, tüm olayları sadece haberlerden okuduğumuz için unutabilmeyi ve çok da önemsememeyi başarmıştık. Ama bundan sonra bırak unutmayı, bu yaşadığım hisleri nasıl atlatabileceğimi bile bilmiyordum.

Bu sırada ayağa kalkan Can önce olduğum yere oturmam konusunda bana yardım etti. Ardından etrafta yardıma ihtiyacı olan insanlara koşturmaya başladı. Ben bir kere daha etrafa bakmaktan korkuyordum. Boş boş odaklandığım yere insanların gölgesi düşüyordu. Zaman algımı da yitirmiştim. Telefonuma bakmayı bile çok sonra akıl edebilmiştim. Yaklaşık on beş cevapsız arama ve “Işık iyi misin?” mesajları vardı. Okuduğum her, iyi misin, sorusu bana o saniyeleri yeniden yaşatıyordu. Sonra Can geldi yine yanıma. “Hadi bebeğim kalk ambulans geldi.” dedi. Nasıl ayakta durabildiğini anlamıyordum. O hep güçlüydü ama bu kadar güçlü olduğunu hiç düşünmemiştim. Sanırım o da bir şok geçiriyordu.

***

Fazlasıyla soğuk ve sıkıcı devlet hastanelerinde, bizimle öylesine ilgilenmiş birkaç hemşire ve ifade vermemizi bekleyen polisler dışında kimse yok gibiydi. Hatırladığımız kadarıyla ifadeleri verip çıksak da polisin sanki olayı biz yapmışız gibi davranması ekstra sinir bozucuydu. Hastaneden çıkarken annemler geldi. Can’ı da bırakmadılar ve birlikte eve döndüğümüzde Can’ın ailesi tatil için gittiği İzmir’den dakika başı onu arıyordu. Benimle de konuşuyorlardı sürekli. Her saniye birilerine iyi olduğumuzu, hayatta olduğumuzu kanıtlamaya çalışıyorduk. Üstelik hiç de iyi değilken. Televizyon her saniye daha da sinir bozucu oluyor, programlara çıkan boş adamlar bomboş konuşmaktan vazgeçmiyordu. Zaten lanetletmekten başka bir halt yaptıkları da yoktu. Senelerdir bu ülkeden gitmek istiyordum. Her defasında Can’la yaşayabileceğimiz başka ülkeler arıyor, oralara giden arkadaşlarımıza fikir danışıyorduk. Hiçbir şey yapmayıp, sadece Twitter’dan ülkeyi kurtaran, koyun gibi yaşayan ve asla itiraz etmeyen insanlar için ölmek, var olmayan bir davada olayların içinde kalmak istemiyordum. Bu benim davam değildi ve ben yaşamak istiyordum. Bu yüzden de kendime bambaşka yerlerde, sevdiğimle, ailemle yeniden bir hayat kurabilmek tek kurtuluş yolu gibi geliyordu. Her ne kadar öyle olmasa bile.. Ama o gece bir kere daha anladım, canımın bu ülkeden çok daha değerli olduğunu. Hayata bir kere geliyordum ve kendime, şayet gidene kadar burada ölmezsem, yaşayacak başka bir kara parçası bulma ihtimalim çok yüksekti.
O gece balkonda “Ben yaşamak istiyorum.” diye bağırmak, tüm sinirimi ve şokumu öyle atlatmak istiyordum. Ama yapmadım. Yapamadım. Çünkü bu ülkede sadece haksız olanların sesi çok çıkardı ve ben hiç de haksız değildim.

Sabaha karşı balkonda sigara içerken, soğuğun beni ayıltmasını ve yaşadıklarımı o anda esen rüzgarla alıp çok uzaklara götürmesini diledim. Can yanıma gelip “Hadi gel yatalım.” dedi. Uyuyabileceğimize inanarak. Gerçekten iyi olduğuma inanmak isteyen sevgilim gözlerini benden ayıramıyordu. Yatağa yattığımızda, avucunun içini öpüp “Gidelim buralardan. Bir an önce.” dedim. Sanki kaçmak hepimizi kurtaracakmış gibi. Bize ölümsüzlüğü verecekmiş gibi.