28 Aralık 2012

Sosyal Medyayla İmtihanımız

                                                
 Bazen sosyal medyadan boğuluyorum. Evet, bir genç olarak bunu diyebilmem şaşırtıcı gelebilir size ama bu cidden doğru. Ve benim gibi birçok genç var. Yalnız değilim yani.

 Her dakika bir şey yazmak zorundaymış gibi hissetmek, kiminle nerede olduğunuzu bildirmek, düşüncelerinizi paylaşmak ve bazen çok saçma tepkilerle karşılaşmak herkes gibi beni de yoruyor ve boğuyor artık.

 Kim boğulmaz ki? Son olaylarda, etkinliklerde kısacası hayatın her alanında sosyal medyanın izlerini taşıyoruz. İlişkiler orada başladığı gibi orada bitiyor. Son bir kez el ele tutuşmadan, yüz yüze bakmadan biten pek çok ilişki bunun örneği olsa gerek. Kavga sebepleri hep sosyal medyadan. Yazı yazdın ve arkadaşın görmedi mi? Eyvah. Sevgilinle fotoğrafını koydun ve o bunu fark etmedi mi? Eyvah ki ne eyvah.

 Oysa çok uzağı değil, sadece 2-3 sene öncesi böyle miydi? Facebook kendi geyiğinde, Twitter kendi âlemindeydi. Hatta insanlara 'Twitter' dediğinizde "Ne ki o ki ?" diyen bakışlarla karşılaşırdınız. O zaman da açıklamak ayrı bir dertti tabii.

 Daha düne kadar telefon kullanmayı sevmeyen insanlar şimdi "Ay şekerim dün Twitter'da ünlülerin kapışmasını gördün müü? Nasıl laf attılar birbirlerine yaa." şeklinde konuşmakta. Telefonlar, en çok ‘internete rahat girebilme özelliği’ bakımından karşılaştırılıp seçilir oldu. Ve o telefonların da ellerden düşmemesi cabası.

 Belki de beni en çok boğan bu tür insanlardır, emin olamıyorum. Sosyal medyada olmaması gereken o kadar çok insan var ki! Ama hayattan atamadığımız gibi oradan da atamıyoruz maalesef. Neyse ki blok, spam veya sadece onları takip etmemek, ekleşmemek seçeneklerimiz var da çözüm olabiliyor az biraz. Ufak bir tavsiye: öyle insanlar gördüğünüz anda beklemeden, arkanıza dahi bakmadan koşarak uzaklaşın oradan. Bu herkesin yararına olacaktır.

 Heh ne diyorduk, sosyal medya sıkıyor. Evet, hem de çok. Sıkıldım çünkü etrafımda herkes 'sosyal medya uzmanı' kesildi başıma. Değişimler en çok aile içinde görülüyor. Benim gibi fark eden birileri mutlaka vardır aramızda.
Senelerdir 'telefon seven bir nesil' olarak yetiştiğimiz için telefonlar da ellerimizden düşmezdi. Ve her defasında "Bırak artık şu telefonu elinden!" cümlesini duymadan rahat etmezdik. Ama şimdi öyle mi ?
Herkes o kadar içine girdi ki teknolojinin, kimse laf edemiyor. Çünkü o sırada kendi telefonlarıyla, internet hesaplarıyla boğuşuyor oluyorlar! Yani artık adam akıllı bile laf işitemiyoruz...

 Sonra, bir de son dönemlerin gözdesi Whatsapp var. Genç yaşlı her yaştan insan Android veya Mac uygulamalı telefonlara yönelince mesaj atma bir kenara bırakıldı, Whatsapp baş tacı yapıldı. Yani mesaj paketleri OUT, internet paketleri IN oldu bir nevi. Artık bana mesaj atan birine günler sonra döndüğüm oluyor. Çünkü elimin altında değil. Gözüm görmüyor, kafa unutuyor. Ama Whatsapp'tan yazsın, anında cevap. Garantisini veriyorum bakın. Hiç şaşmaz.

 Bilenler bilmeyenlere anlatsın, en çok laf edilen özellik de 'Last seen' mevzusudur. Ah o Last seen kaç ilişki bitirdi, kaç ilişki başlattı kim bilir! Zamanında Facebook nasıl ilişkinin odağıysa şimdi de aynı şey Last seen için geçerli, yüzde yüz.
 "Sen o saatte Whatsapp'tan kiminle konuştun aşkım?", "Bak çevrimiçisin bana cevap vermiyorsun.", "Yazıyor gözüküyorsun ama bana bir şey gelmiyor aşkım, kime yazıyorsun sen?" gibi cümleleer, cümlelerr...
Yok artık demeyin, bizzat gördüm, duydum, biliyorum.

 "Bizim zamanımızda böyle miydi?" dediğinizi duyar gibiyim. Hatta birçok anne baba da bu döneme ayak uyduramadığı veya anlam veremediği için neredeyse her gün, bu sözleri sarf ediyor. Sizin zamanınızda mektup varmış. Mektup bekleme heyecanınız çok değerliymiş, günler sürermiş. Bazen telefon edebilmek için bile saatlerce beklediğiniz olurmuş.
Hepsini duyduk vallahi.

 Bu açıdan bakınca gelişen teknoloji elbette güzel şey. Ama doğru insanların elinde. Ben de yüzde yüz doğru kullanıyorum diyemem. Ama birçok yanlışı ve saçmalığı gördükçe kendime dikkat ediyorum diyebilirim.

 Bir de orada dokunulmaz olduğunu sananlar var. Herkese laf atmalar, bin türlü şey paylaşmalar, yazdıklarında bi’ samimiyetsiz hava… Yahu oradaki de sensin, kanlı canlı karşımda oturan da. Ne gerek var çift kişiliğe bürünüyorsun ? Neysen ‘O’ ol işte.

 Herkes Twitter’da fenomen olma derdinde mesela. Facebook bir bakıma üvey evlat muamelesi görmeye başladı ya da 40 yaş üstü ‘gençler’e bırakıldı. Ama o yaşlıgençlerin Twitter’a karışanları da oluyor ne yazık ki. Ünlülere, yazarlara, çizerlere laf atmak, yazdıklarına yorum yapmak ise en büyük hobilerinden.

 Hâl böyle olunca insana fazlasıyla bir bıkkınlık geliyor. Bazen önceden yazdığımız şeyler yüzünden konuşacak konu bulamayacak duruma geliyoruz.
-İşte ben de geçende partid..
-Evet evet gördüm Twitter’a yazmışsın. Fotoğrafın da çok hoş olmuş.

Lafı insanın ağzına tıkıyorlar resmen. Tekrarlara tahammülü yok artık kullanıcıların. Haberler deseniz anında milyonlara ulaşıyor yani anında tükeniyor. Bu teknolojiyle yaşamak zor iş üstadım. Çağımızı mı kolaylaştırıyor yoksa bizi daha çok mu yoruyor belli değil.

Benden size naçizane bir öneri daha; siz olabildiğince az etkin olun. Ama çok şey okuyun.


Not: Tüm bunların yanında sosyal medyayla özellikle Twitter’la sağlanan pek çok yardım, etkinlik veya haber duyurularına asla lafım yok. Bizzat ben de oradan besleniyorum. Ama yazının konusunu sosyal medyadan bıkkınlık olduğu için bulaşmadım, yanlış anlamasın…

8 Kasım 2012

Düşünceli İstanbul

  İstanbul biz farklı insanları sevebilelim diye bu kadar büyük herhalde. Yoksa bu kadar büyük olmasının başka bir açıklaması olamaz.
  Büyük çünkü her sevgiliye başka bir semt ayırabilelim diye. Hepsiyle aynı yerlere gidip hüzünlenmeyelim, aynı mekanlara, aynı duygulara saplanıp kalmayalım diye. Mantıklı da aslında.

  Her semte özel bir sevgilin olacak. O semtten dışarı adımı atmayacak, birlikte başka hiçbir yere gitmeyeceksin. Ama o semtin de inciğini cıncığını öğreneceksin. Hani “Cadde tarafından 5. parke taşı yamuk olan kaldırım hangi sokaktadır?” deseler, cevap verebileceksin. O derece yani!

  Bütün cafelerine girecek, oturacaksın. Hem zamanla aynı yerlere git gel samimi de olursun işletmelerle. Belki tanıdık indirimi, “Bu da bizden olsun kardeş..” jestleri falan.. Belli mi olur ?

  Ama sevgililerin de semte uygun olacak tabii ki. Kılıbık, eğlenmeyi sevmeyen, gıcık tipli biriyle Taksim’i seçmeyeceksin mesela. Hatta öyle biriyle sevgili bile olma mümkünse. Taksim’i seven, havasını kaldırabilen biri olmalı hayatında. –Ki bence, Taksim’i en sona bırak. Mümkünse eşinle semtin olsun. Daha ilk sevgiliden harcama güzelim yeri.

  Beşiktaş var mesela, Kadıköy ya da. İstinye, Yeniköy, Eminönü de seçenekler arasında. Biraz Bağdat Caddesi’nde takılıp, “tiky” bir sevgili edinebilirsin bizzat. Sonra Cadde senin, Caddebostan Sahil benim takılırsınız.

  Kaliteyi, ortamı, alemi sevenle Bebek’i seçeceksin. Sahil kenarında yürüme avantajıyla. Ama Emirgan sınırını geçmek yok, Arnavutköy’ü düşünme bile.

  Tarihi, İstanbul’u, o müthiş baharat kokusunu sevenle “Seni seçtim Eminönü !” diyeceksin. Mısır Çarşısı’nda dolanıp, meydanda oturacaksın. Balık ekmeğini yiyip, yem atılan kuşların fotoğrafını çekeceksin.

  Çalışıyorsan Maslak, Levent de bir seçenek tabii. Eğer sevgilinle oralarda gezecek gücün olursa hâlâ. Çünkü orada çalışıp da semtinden memnun olan birini duymadım henüz.

  Biriyle de Adaları seç bence. Bisiklet, fayton, evler, yazın deniz, kışın ada havası derken ayrıldığınızda aşkını denize döküp geri dönersin İstanbul’a. Bir daha da istemezsen görmezsin, gitmezsin bile. Ayağının altında da olmaz hem.

  Romantik olanla Cihangir diyeceksin, sokakları için ya da Çamlıca, o tepesi, müthiş manzarası için. Alacaksın şarabını, oturacaksın köprüye karşı.. Sonrası bizi ilgilendirmez vallahi.

  Velhasıl, İstanbul büyük işte. Baksana say say bitmiyor ilçeleri, semtleri. Tabii bu benim dediğimi uygulayabilmek için de ayran gönüllü olmak lazım biraz. Çarşaf gibi sevgililerin listesini yapabilmeli insan.
  Ama siz derseniz ki “Ben o kadar adamla uğraşamam.” o da güzel tabii.

  Siz iyisi mi bulun hayat eşinizi, baştan başa sadece onunla keşfedin İstanbul’un semtlerini..


  Yüreği İstanbul kadar büyük olanlara…

17 Ağustos 2012

Düşünün, Niye...

  Gökyüzü nedir sizin için? Ne geliyor aklınıza?

  Durun tahmin edeyim, eğer Türk olduğunuzu hissediyorsanız buna mantıklı bir cevap bulmaya çalışacaksınız. “Uzay”, “Sonsuz evren”, “Evrenin dünyadan görünen kısmı” vs vs vs…
 He bir de bu cevapları “Dur en bilimsel gözükenini bulayım da ne kadar bilgili olduğumu anlasınlar.” Düşüncesiyle verdiyseniz vahim durumdasınız demektir.

  Bu ülkeye göre her şeyin mantıklı bir açıklaması olması lazım çünkü. Sapıtmak, ilginç düşünmek, farklı pencerelerden bakmaya çalışmak; delilik, kimi zaman geri zekâlılık.
  O yüzden ülkeleri hayal gücünü kullanma yeteneğine göre değerlendirseler biz sonuncu oluruz. Bana göre.

  Gökyüzü sonsuzluktur ya. Bu kadar. Ne bulut, ne yıldız, ne gezegen, ne evren. Son-suz-luk.
  Bu yüzden en büyük hayaller hep gökyüzüne bakarken ortaya çıkar. Bu yüzden bulutları bir şeylere benzetebiliriz. Bu yüzden hep kaybettiklerimiz ‘gökyüzünden bizi izler’. Bu yüzden gökyüzüne bakınca uzaktaki sevdiklerimizin yüzlerini görürüz.
  Sınırsızdır. Her şey olabilir. Her şeyi düşünme yetisi verir bize. Hayal kurmayı öğretir. Ama bize göre gökyüzü sadece gece vardır. Karanlıkken. O zaman bile kafamızı kaldırmaya üşenmezseniz ne âlâ.
  Tabii ülke şartlarını göz önüne alırsak, sizde haklısınız. Bu olası değil. Kaldırımlar, yollar o kadar bozuk ki! İnsanlar o kadar saçma yürüyor ki! Gözünüzü yoldan ayırmak pek mümkün olmuyor, evet. Her daim kendinizi kollamalısınız.
  Biz, ne zaman gökyüzüne bakarız biliyor musunuz? Yaz gelsin diye beklediğimiz halde güneşten yandığımız anda. Güneşe “Ne halt ettik de yaktın bizi bu kadar, insafsız!!” bakışları atarken. Ya da bizden uzun biriyle konuşuyorsak kafamız yukarıdayken arada gözümüz kayar işte.
  Bir sokakta giderken binalara dikkat eden kaç kişi var aramızda? Lütfen dürüst olun.
  He, evet arada binalara da bakıyoruz, hakkınızı yemeyeyim. Ev ararken. Evet, aynen öyle. Kiralık ya da satılık fark etmez. –Ki çoğu insan onu bile yapmadan direkt emlakçılara gidebiliyor. Tercih meselesi tabii, saygı duymak lazım.
  Ya ülkece boyun fıtığı olmaktan korkuyoruz ya da hayal etmekten. Bence sorun, uzakta ve yüksekte olmasıyla gökyüzünde değil. Sorun bizde.
  Arada yolda yürürken kaldırın kafanızı. İleriye bakın. Binalara, balkonlarına, balkonlardaki çiçeklere bakın. Gökyüzüne bakın. Kimi zaman güneş gözünüzü alsın, kimi zaman yağmur damlası gözbebeğinize değsin. Ama yukarı bakmaktan korkmayın.
  Hayal edin, düşünün. En uzakları size en yakın hale getirebilecek ya da uzaktakiyle ortak noktanız olmasını sağlayacak tek şey gökyüzüdür, unutmayın.
  Şimdi açın Google’ı ya da gittiyseniz yurt dışı seyahatlerinizi düşünün. Kaldırımları en düzgün olan ülkeler, en gelişmiş ülkelerdir. Düşünün, niye…

1 Ağustos 2012

Biz 'Adam' Olmayalım

Hiç bir şey olmasın. Beklemiyorum. Hiç bir şey konuşmayalım. İstemiyorum. Yeşillikler içinde bir bank olsun sadece. Orada oturalım seninle. Her şey filmlerdeki gibi olsun. Ben başımı omzuna yaslayayım. Öylece duralım. Saatlerce. Günlerce. Yıllarca.

Seni seviyorum, deme mesela. Oturduğun yerden kalkma, yeter; ben anlarım. Boşuna harcamayalım kelimeleri. Bildiğimiz şeyleri tekrar edip durmayalım. Gelecek nesillere kalsın sözcükler, onların daha çok ihtiyacı olacak.

Senden bir şey istemeyeyim mesela. Öyle çok seveyim ki, yerimden kalkma ihtiyacı duymayayım. Her şey omzunda bulduğum huzur olsun; tüm isteğim, tüm ihtiyacım.

Okumayalım, çalışmayalım. Biz ‘adam’ olmayalım. Biz –bak ne de güzel durdu. ‘Biz’ olalım sadece. Başkaları adam olsun, okusun, çalışsın. Yalnız kalsın. Biz kalmayalım. Sadece ‘ikimiz’  olalım. Benim en büyük kalabalığım sensin çünkü. Ama bunu bilme mesela. Sana hiç söylememiş olayım. Yerimden hiç kalkmam ya, sen bununla anla. Öğren beni. Bil beni. Tek kelime dahi etmeden içimi oku, yaz aklının bir köşesine. Konuşmak lazım gelmez ya, oldu da gelirse anlatırsın işte.

Hiç pişman olmayalım mesela. Çok mu? Bir bankta seninle yıllarca oturmaktan niye pişman olayım ki? Bak ne güzel yeşillikler içinde üstelik! Bir bahar olur, yeşillenir tüm ağaçlar. Yaz desen, etrafta çoluk çocuk, hiç sıkılmayız. E sonbahar hüzünlü olacak tabii biraz. Düşen yapraklarda başkalarını hatırla. Kayıp gidenlerini. Kış desen, offf. Kar, kıyamet, soğuk! Hah, ne fark eder ‘biz’ varız. Omzuna başımı koymuşum oturuyoruz işte. Bize soğuk ne işler?

Hiç seni görmeyeyim mesela. Sadece ‘omzuna başımı koyduğum huzur dolu adam’ ol benim için. Ben de ‘kıvırcık saçlı kız’ olabilirim senin için. ‘konuşmayan, konuşmayı sevmeyen kız’ ya da. Nasıl istersen öyle hatırla beni.
Günlerden bir gün, yorulalım mesela; gözümüzü kırpmamaktan, etrafı seyretmekten. Kapansın gözlerimiz en sonunda. Bu bir sonbahar günü olsun. Ağaçlardan düşen yaprakları izlemekten yorulalım. Geçmişi hatırlamaktan yorulalım. Kayıp, kaçıp gidenleri anmaktan yorulalım. Kapansın gözlerimiz bir anda. Kapkaranlık bir yere koysunlar bizi.
Yerimize başka bir ‘biz’ otursun. Sonbaharda anılan olalım. Kaçıp giden olalım. Biz ayrı kalalım ama sen sadece ‘omzuna başımı koyduğum huzur dolu adam’ ol.

14 Temmuz 2012

Beyoğlu

-Okul dergimiz Doğanay için hazırladığım bir yazımı sizlerle paylaşıyorum. Keyifli okumalar..-
 
  Beyoğlu. Eski adıyla ‘Bey Yolu’. İstanbul’un tüm dönemlerine tanıklık etmiş ve tanıklık etmeye de devam eden sihirli ilçesi.

  Neredeyse tüm gençliğin buluşma noktası, günümüz yaşlılarının nostalji adresi olarak da tanımlamak mümkün.
  Bölge, aslında 15. yüzyılda Beyoğlu’nda yaşayan Venedik elçisi Gritti’nin oğlu Beyzade Andrea Gritti’den alır adını. O zamanlar ‘Bey Yolu’ olarak adlandırılan yer, zamanla sözcük evrimine uğramış ve ‘Beyoğlu’ şeklini almış.
  Pek çok şairin şiirine, yazarın romanına, güftekârın şarkısına konu olan Beyoğlu’nun kendi içinde bir büyüsü vardır aslında. İstiklal Caddesi’nde dolaşmak mesela.. Tüm dünyadan farklı olarak kendi içinde akıp giden bir zamanı vardır Taksim’in. İstiklal’de yürürken fark etmeden kapılırsınız o hızla akıp giden zamana. Taksim Meydanı ve Galatasaray arası hep çok kısadır bu yüzden.  
  Her yaştan insan için mekân vardır Taksim’de. Mağazalar, cafeler,  restoranlar, barlar, sinemalar, pasajlar, meyhaneler.. Bu sıra uzayıp gider. Eğlenceler hep taksim edilir oralarda. Doğum günü kutlamaları, partiler ve ya sadece bir arkadaşla yapılan o samimi buluşmalar.
  Soğuğu bile soğuk değildir mesela. İstiklal’de yürürken içinizi ısıtan bir şeyler hep vardır. Ansızın Mephisto’dan gelen güzel şarkı tınılarını duyarsınız. Eşlik eder, keyfinize keyif katarsınız. Saat gecenin dördü olsa bile boş olmaz o İstiklal. Hep bir geleni gideni vardır. Hep bir rahatsız edeni.
  Taksim’den başlar da İstiklal, Tünel’de bitmez aslında. Anılarda yer edinmiş çok daha eskilere götürür insanı. Eski bir hatıraya, eski bir yaşanmışlığa.
  “Taksim Meydanı’na, tam Beyoğlu’nun girişine bir kamera koysanız ve bir saat kayıt yapsanız, Türkiye’nin toplumsal yapısının bütün unsurlarının saptarsınız. Beyoğlu’nu her dakika bir başka film öyküsünün önünden geçip gittiği bir yer olarak görürüm. Kimi geceler çıkar, o kamerayı koymayı düşündüğüm yere oturur bakarım. Tüm İstanbul tüm Türkiye hatta bütün dünya gelip geçer önümden. “ Sinan Çetin bu sözleriyle hepimizin duygularını dile getirmiş aslında. İstiklal Caddesi’ne şöyle bir göz attıktan sonra, hangimizin içinden geçmez ki böyle bir hayal kurmak ?  Cidden her türden insana rastlamak mümkündür Taksim’de.
  Ziyaretine gelen binlerce turisti ile İstanbul’un merkezi, vazgeçilmezidir Beyoğlu. Turistleri bile onun olmazsa olmaz parçalarındandır.
  İstiklal Caddesi’nin yeni gözbebeği; Demirören. Yapılma aşamasıyla, yıkılan eski ve tarihi binalarıyla bayağı bir gündem de kalsa da mimarisiyle İstiklal’in havasını bozmuyor, aksine daha da Avrupai bir hava katıyor bence.


  İstiklal’de yürürken eğer sinemaya girmekse niyetiniz çoğu kez karar veremezsiniz mesela. Karşı karşıya olan Beyoğlu ve Atlas sinemaları rakip gibi dursalar da Beyoğlu’nun yakın tarihine tanıklık etmiş iki yakın dosttur aslında. Bir tarafta Atlas’ın o büyük sinema salonu, öbür tarafta ise Beyoğlu’nun sıcacık, sevimli havası.





 Sinemaları geçer geçmez sağınızda kalan bir yer vardır ki, tarih, müzik ve aşk çoğu kez içki sofralarında meze olur. Neresi mi? Tabii ki Çiçek Pasajı.






  Tramvay durağı; Galatasaray. Tarihiyle hatta sadece kapısıyla bile görenleri büyüleyen o büyük Galatasaray Lisesi. Aynı zamanda pek çok kişinin de buluşma yeri. Tramvay çekimi için güzel bir fotoğraf noktası.


  Tünele doğru devam ederken solda kalan bir bina;  Saint Antuan Kilisesi. İstanbul’un en büyük Katolik kilisesi olmakla beraber İstiklal Caddesi’nin en uğrak yerlerinden biridir. Verilen konserlerle, noel kutlamalarıyla ilgi odağı olmakta, her gün çok sayıda ziyaretçi ağırlamakta.
  Tünel’e varmadan önce Karaköy’e inen bir yol: Yüksekkaldırım. Müzik enstrümanlarına dair aradığınızı bulabileceğiniz en doğru, en kolay adres. Ansızın bir gitar ve ya bateri solosu duyarsanız, şaşırmayın. Biri enstrüman deniyordur.

 





  Tünel’in ara sokaklarından ulaşabileceğiniz bir mekan; Asmalı Mescit. Son zamanlarda sokaklardaki masaların kaldırılmasıyla bayağı bir olay yaratan bu meyhaneler hâlâ pek çok sevenin uğrak yeri olmaya devam ediyor.



  Ve Karaköy-Beyoğlu arasında çalışan, bölgeye ismini veren toplu taşıma aracı: Tünel. Meydan tarafından İstiklal’in sonu, kendi tarafından başlangıcı. Şirin bir tramvay durağı, etrafta birkaç cafe, dar sokaklar. Dünyanın ikinci metrosu olarak bilinen Tünel,  19. Yüzyılda Abdülaziz Han döneminde yapılmış ve hâlâ da çalışmaya devam ediyor.
   


  Tünelin pek çok sokağının tek bir adresi vardır: Galata Kulesi. Galata semtinin tarihini yakından bilen, çok şey görmüş ve çok şey gösteren; İstanbul’u gösteren bir yapıt.







  Beyoğu, Taksim ve hatta İstiklal Caddesi bu kadarla sınırlı değil elbet. Bu yazıya sığmayan gezilecek, görülecek pek çok mekan var. Siz iyisi mi, alın bir arkadaşınızı, çıkın Taksim Meydanı’na ve kendinizi bırakıverin İstiklal Caddesi  büyüsüne.. Sonra yol nereye, siz oraya.

2 Temmuz 2012

Doğduğun Yer Mi, Doyduğun Yer Mi?

  Siz, hiç çok uzaklara gittiniz mi? Sevdiklerinizi yanınızda götüremeyeceğiniz kadar uzaklara.. Yalnız kalacağınız, çok özleyeceğiniz, dayanılmaz noktaya geleceğiniz kadar uzaklara.. Ben gittim. Sadece gitmekle de kalmadım. Özledim, içtim, ağladım, yalnız kaldım.
 
  Hayatımızda kendi kendine bir şeyleri başarmış çok az kişiye rastlarız. Niye, hiç düşündünüz mü? Tek olmak, kolay değildir çünkü. Teksin ama eksiksin. Herkes birilerine ihtiyaç duyar şu hayatta. Ben yalnız kalabilirim diyen kandırmasın kendini.

   Bazen, bir şeyler başarırsınız. Bunu tek başınıza elde ettiğinizi düşünürsünüz ama yanılırsınız. Çünkü size onu yaptıran bir güç vardır. Ya sinir olduğunuz birileri ya da çok sevdiğiniz birileri. Sadece siz istiyorsunuz diye elde etmezsiniz büyük başarılarınızı. Mutlaka bir sebebi, size güç veren birileri vardır.
 Bazen de bir ortamda sadece para kazanabilmek için bulunursunuz; sevdikleriniz olmadan. Oraya gider gitmez kurulan hayaller hep aynıdır. “Buraya alışacağım, çok para kazanacağım ve geri dönüp ailemle, arkadaşlarımla zevkle harcayacağım.”

  Niye bunu orada yapamıyoruz? Keyif aldığımız şeyler neden hep en yakınlarımızla? Çünkü onlarla olmak bizim için inanılmaz hatta tadına doyulmaz bir zevk. Ve insanoğlu bencildir. Ne olursa olsun zevklerinden vazgeçmek istemez.

  Bazen, çok seversiniz yaşadığınız yeri. Ayrılmak istemezsiniz. Küçük dünyanızı orada yaratmak, orada döndürmek istersiniz. Üstelik yine ve yine sevdiklerinizle.

  Evini taşıyanlar niye hep ailesinin yakınlarında bir yerlere gider? Çünkü onlar anne babadır, abladır, ağabeydir. Bazen hepsinden yakın arkadaşlardır. Ve insan hep onlarla olmak ister.

  Yeni ortamlara girmek, yeni insanlar tanımak elbette hoştur ama yabancıdır. Kendinizi sürekli birilerine tanıtmak sıkıcıdır bazen, yorucudur. Sizi tanıyan, nelerden hoşlandığınızı bilen, halinizden anlayan birilerine ihtiyaç duyarsınız. Ve o anda devreye yine en yakınlar girer.

  Yıllardır süregelen ve herkes tarafından sorulan bir soru vardır. “Doğduğun yer mi, doyduğun yer mi?”.  Herkes o anki durumuna göre cevap verir.
Kimisi;
-Ben memleketimden ayrılmam arkadaşım, tabii ki doğduğum yer, derken
öteki;
-Para neredeyse ben oradayım, diyerek parayı hayatı yapar.

  Ama unutulan bir şey vardır. Sevgi candır, sevdiklerimiz canandır.

 Ben bu zamana kadar ‘doyduğum yer’ cevabını verirdim. Ama şimdi anlıyorum asıl cevabı. İnsan sevgisiz eksiktir. Nereye giderse gitsin ailesini, arkadaşlarını asla unutmaz ve her ortamda onlarla olduğunu düşünür. Onlar için sürprizler hazırlar, onları mutlu etmeye çalışır. Onları mutlu ettikçe kendi de mutlu olur.

  Barınmak, yemek, içmek, giyinmek.. Bunlar bize küçüklüğümüzden beri öğretilen temel ihtiyaçlarımızdır. Ama biri unutulur. Sevmek ve Sevilmek.

  Şimdi bu sorunun bana yeniden sorulduğunu hayal ediyorum ve kendim için doğru cevabı veriyorum:

  Ne doğduğum, ne doyduğum yer. Olmak istediğim tek yer, sevdiklerimin olduğu yer.

25 Haziran 2012

Enstrümantal

Bu gece arp öğrenmeye karar verdim
Yarın seni sevebilirim.
Müzikle dolmuş ruhumu sonsuza taşıyoruz hep beraber.
Herkeste bir bayram havası, kutlamalar son hızıyla sürüyor.
Bir Perşembe günü sonsuza taşıyorum ruhumu
Yarın gel
Cumartesi gelme sakın.
Yarın geç olabilir
Bugün sev.

Bu gece saksafon öğrenmeye karar verdim
Yarın balığımı sevebilirim.
Müzikle dolmuş ruhumu sonsuza taşıyoruz hep beraber.
Herkeste bir bayram havası, kutlamalar son hızıyla sürüyor.
İçim coşkulu, ruhum mutlu.
Gidiyor artık buralardan
Huzur buluyor kendince.
Bir Perşembe günü oku bu yazıyı
Lâkin sadece ben sevmem Cumartesileri.

1 Haziran 2012

Arkadaş

Seni düşündüğüm zamanlarda
Birkaç damla gözyaşı düşerdi yanağıma
Seni beklerdik beraber.
Sen gelmedin ama
Gözümüz yolda,
Aklımız, kalbimiz sende kaldı.

Ben yaşlandım,
Onlar zaten yaş’tı.
Birlikte büyüdük biz aslında.
Çocukluk arkadaşımdı gözyaşlarım.

Hâlâ, sen gelirsin aklıma
Seninle birlikte gözyaşım da uğrar bana.
İki sohbet eder, dertleşiriz.
Yolu uzun nasıl olsa
Gözden dudağa, boyuna belki.

Hayatlarımız aynıydı bizim.
Tek bir amaç uğruna
Feda ediyorduk kendimizi.


Sonra ne mi oldu?
Ben onunla yaş’landım;
O,
Yanağımda seni beklerken kurudu.

30 Mayıs 2012

Sadece Bir "Şey"

Aslında..
Kimilerinin çok korktuğu, kimilerinin heyecanla beklediği bir şeydir ölmek. Evet, bir "şey"dir ölmek. İnsanları birbirinden ayıran, onları zorlu sınavlara sokan sadece bir şeydir.

Ölmek gitmekmiş. Siz hiç gittiniz mi ? Sonra, döndünüz mü ? Önemli olan gitmek değil gidip de dönmemekmiş. Bu yüzden dönmezmiş birçok giden. Gittiğin yerde mutlu olabilmekmiş kabiliyet.

Giden gittiği yerde sınava girer, kalan kaldığı yerde. Zordur ikisi de. Giden için iyi ve kötü vardır. Yaptıkları ve yapmadıkları. Yanlışları o seçmiştir, iyilikler şansa verilmiştir.
  Kalan ise hayatı biri gittiğinde anlar. O zaman fark eder bu dünyada geçici olduğunu.

Bilinmezlikmiş ve de ölmek. Kime ne olduğunu, ne beklediğini, ne gördüğünü öğrenememekmiş. Bu yüzden filmlerde hep anlamsız kalır ölüm sahneleri. Veya denizdeyken koca bir dalgada kaybolmaktır; Filmce.

Mesela, arkadaşlarınızla denize gitmişsinizdir. O gün ya cidden ölmeyi istemiş ölememişsinizdir ya da en mutlu olduğunuz gündür. Denizde şakalaşırken aniden kocaman bir dalga çıkar ve yutar sizi. Aniden, evet. Ve sadece sizi.
Siz su yüzeyini bulmaya çalışırsınız, arkadaşlarınız sizi. Onlar çığlık atar, siz nefessiz kalırsınız. Ama çoğu kez kumda açarsınız gözlerinizi. Çünkü filmdir, çünkü başrol oyuncusu ölürse film biter. Çünkü izleyici heyecan ister ve o heyecan sizin ölüm sahnenizle sağlanır.

Ben hiç gitmedim. hiç boğulmadım. Hep olduğum yerde, olduğum şekilde kaldım. Bekledim. Zamanın değişmesini, insanların yenilenmesini, bir şeylerin fark edilmesini bekledim. Gidenler, döner diye bekledim; beni bulabilsinler diye.
Bu yüzden ben hiç gidemedim. Belki de aslında ben hiç ölemedim.

28 Şubat 2012

Tanım

Aşk, değişiktir. Bir o kadar da güzeldir.
Tenin tenine değerken alt üst olmaktır.
Kaybetmektir kendini.
-İçindekini açığa çıkarmaktır.

Aşk, sevgiden farklıdır; anlıktır. Saniyeliktir bazen.
Aşk, nankördür.
  Sevgi, fedakâr.
Aşk, gider.
  Sevgi, kalır. Bekler, sabreder.
Aşk, ömrünü tüketir.
  Sevgi seni güzelleştirir.
Aşk, öldürür.
  Sevgi güldürür.
Aşk, aşktır.
  Sevgi, her şeyde vardır.
Aşk, bencildir.
  Sevemez kendinden başkasını.
Aşk, O'dur.
  Sevgi, Sen.
Aşk, başkalaşmaktır.
  Sevgi, tekleşmek.
Aşk, aşktır.
Sevgi hayattır.

Sen, Uyma Onlara

  Gitmek, gelmekten beterdir bazen ya da gelmek, gitmekten. Hangisine gücün olduğuna bağlı. Vazgeçebileceksen hiç durma, git! Yeniden başlayacaksan, buna gücün varsa eğer korkma gelmekten.. Ama kalma arada. Gitmek ve gelmek arasındaki bazen o çok incelen çizginin üstünde yapışıp kalma. Ya geldiğin gibi git ya da gittiğin gibi gel..

Bazen gitmek; her şey gibidir. Tanıdığın, bildiğin ne varsa terk ederek yeni hayallerle yola çıkmak. Başka eller tutup başka kalpler sevmek. Başka masumiyetlere inanmak -ne kadar masumlarsa tabi- .
  Gelmek de büyük cesaret ister ama. Üstelik yeni yerler, yeni bedenler keşfetmek bazen hiç de güzel olmayabilir. Gereğinden fazla üzülebilirsin mesela ya da gittiğini unutamamış olabilirsin -her ne kadar sen fark etmesen de- . Çünkü bazen gittiğin sensindir. Ona o kadar çok emek verip her daim onun üstüne titremek onu senden bir parça yapar. Anlamazsın o anda olanı, biteni ama gittiğinde yarımsındır. Kaybettiğin küçücük bir parça bile olsa; yarım. Geri dönüp tamamlayamazsın da üstelik. Çünkü sen gittiğinde o'ndaki sen'den; başkaları gelir o'na. Başkalaştırır o'nu. Artık sen yoksundur o'nda. .

  Yani gitmek ve gelmek birbirine çok yakın iki dosttur aslında. İkisi de yeri geldiğinde yeteri kadar üzüp yeteri kadar sevindirebilir. İkisi de vazgeçmeyi gerektirir. Aynı şeylerden hoşlanırlar kısacası.
Ama sen.. Onlarla dost olma sakın! Kendinden eminsen gel ya da gerçekten gitmek istediğin için git.
  Kimse ya da hiçbir şey kimsenin hayatında kalıcı değildir. Elbet bir son vardır..
Ama sen.. Yine de kalıcı olmak ümidiyle gel, bittiğine inandığın için git...

14 Ocak 2012

Basit Düşünen Ademler Ve Dengesiz Havvalar


  Ne kadar laf etsek de hayatımızın tadı tuzudur onlar. Bizi üzdükleri zaman yerden yere vurur, iki güzel laf ettiler mi hemen tepemize çıkartırız. Bir sabah, "Ben onlar olmadan da yaşarım." derken 3 gün sonra bir tanesine deliler gibi tutulur 'O benim her şeyiimm' diye söylenir dururuz.
  Kim mi onlar, tabii ki erkekler canım. Kim olabilir başka? Sevgilimiz, kocamız, babamız, erkek kardeşimiz, ağabeyimiz, arkadaşımız.. Artık her neyimizse.

 Pek çok huyuna laf eder, sonra oturur, düşünür, biz kadınlarla uğraşabilmelerine bile saygı duyup susmaz mıyız bir anda ? "Ya bak ben o kadar laf ettim, yeri geldi delirttim ama adam hâlâ yanımda. Demek ki cidden seviyor." Kim bilir kaç insan için kurulur bu cümleler. Ama sonrasında çoğu kızın/kadının yalnız kalması, işin en ironi kısmıdır herhalde. Önce, o cümlelerin kurulduğu günlerden nefret ederiz. Sonra yeniden birilerini sevmeye, aynı cümleleri kurmaya, bu döngüyü kendimize yaşatmaya devam ederiz.
  Çok sevmelerini ister, fazla sevgi gösterisinden sıkılırız. Kıskandırmaya çalışıp "Amaan sen de ne kıskançsın. Bitti, seninle uğraşamayacağım artık." cümleleriyle onları terk ederiz. Hem bizi koruyup kollasınlar der, hemde iki fazla laf ettiler mi söylenir dururuz (ama onlar da arada işin dozunu kaçırıyorlar yahu). Neyse, demek istediğim o ki, hepimiz, zor yaratıklar olduğumuzu kabul etmeliyiz aslında. Bazen biz kadınlar olarak bile birbirimize katlanmıyorsak, o yavrucuklar ne yapsın?



  Basit yaratıklardır aslında erkekler. Acıktığında yemeğini ver, içecek bir şey istediğinde hemen yap getir -yoksa yarat(!), evde krallar gibi hissetmesine izin ver vs.. Bunları yaparsan bir erkekle anlaşmak kolaydır aslında. Lâkin biz kadınlar da bunu beceremiyoruz işte arkadaşım. İçimizde inat duygusu var.
Bir şey anlatmak istiyorsak ve karşımızdaki erkek, o anda açsa önce kendi derdimize düşüyoruz. Aç bir adam seni dinler mi ayol? Önce yemeğini verip sustursana. Sonra derdin neyse anlatırsın. Ama yok, olmaz, inatçıyız ya.

  Basit yaratıklar dedik, evet. Basit de düşünürler aynı zamanda. Bir hediye alma durumu söz konusu olduğunda çoğu gider ilk akla gelen şeyi almaya çalışır. Düşünüp de farklı şeyler yapmaya yeltenmezler çoğu zaman. He tabii, bazı arkadaşlarımız vardır öyle düşünceli, onlara da buradan selamlar, sevgiler.
  Biz bir işe kalkışmayı planlasak en basit yönünü düşünür, tüm detayları atlarlar. Çoğu zaman çocuk da bile öyle değil midir?
-Aman çocuk yapalım da sonra nasıl olsa bir şekilde büyür.
-Yahu bunun maması, bezi, büyüdüğünde okul masrafı, ıvırı zıvırı ne olacak ?
-Olur olur, hallederiz bir şekilde.
  Bu dertleri düşünmek yetmezmiş gibi bir de o çocukla bütün bir hayat boyu ilgilenmek zorunda olmak da bizim asli görevimiz haline gelir. İstemeyen yapmaz, orası da ayrı tabii.

  Basitler dedik, basit düşünürler dedik. Ama sanmayın ki her konuda basitler. Basit hissetmek mesela. Hangisi gerçekleştirir bunu?
  Bu kadar karmaşık bir hamurla yoğrulmuş biz kadınların en basit yanı da budur işte. Basit hissederiz. Bazen sadece onun elini tutabilmek bile büyük bir haz verir. Yeri gelir konuşamayız bir ortamda. Ama gözlerine bakabilmek mümkünse hangi kız/kadın konuşmayı arar ki? Gözleri var, yeter işte. Ve ya uyurken yanımızda olduğunu bile hissetmek ansızın. Dönüp ona sarılmak, uykumuza onun göğsünde devam etmek.. Ona dokunmak, dokunurken içimizde bir şeylerin kıpraşması, ondan uzaklaşmayı hiç bir zaman istememek..
  Erkekler bunları hissetmez demiyorum. -Dünyanın %51'lik gibi çoğunluk oranını erkekler oluşturuyormuş. İşte %2 yada %3'ü basit hissediyor olabilir. Ama gel gelelim kii, genelinden böyle bir şey bekleyemiyoruz.
  Belki de beklememeliyiz. Onları 'bizleştirmek' yerine oldukları gibi kabul etmeliyiz.. Ama biz de insanız sonuçta. Bir şeyleri beğenmemek ve değişmesini beklemek elimizde olan bir tercih değil, yaratılışımız böyle.

  Ve bence bizim sorunumuz da hissetmekle ilgili. 'Ne yani şimdi biz hiç mi sevmiyoruz ?' diyen erkekler olabilir aramızda. Sorun sizde değil, bizde. Cidden bak. Sadece söylemeniz yetmiyor, galiba, bence. Gözünüze baktık mı hissedebilmeliyiz o aşkı, sevgiyi. Sizin önemsemediğiniz ve ya farkında olmadan yaptığınız bir hareket bile bizi hiç olmadığımız kadar mutlu edebilir mesela ansızın. Ama bundan haberiniz var mı, yok.
  Çünkü biz hep merak ederiz, gizli saklı şeyleri ortaya çıkarmaya çalışırız. Böyle anlarda da 'Ay canıım. Bak nasıl da içinden geldi. Çok tatlı yaa, kesin seviyor kesiinn.." diyerek kendimizi sizin sevginize inandırmaya çalışırız. Sizin sevmediğinizden değil hee, yapımız böyle.
  Yani cidden bize verilenle yetinmez hep dahasını ararız.

  İşte erkekler, ve tabii ki biz. Birbirinden ayrı yapamayan iki canlı türü.
Ben anlattım, birileri daha anlatacak..
  Onlar bir şey yapacak, biz laf edeceğiz. Biz bir haltlar karıştıracağız, onlar söylenecek. Kimileri süslenmeye olan meraklarıyla 'kadınları' aratmazken; kimimiz verdiğimiz sözlerin arkasında 'erkek' gibi duracağız. Onlar bizi, biz onları anlamaya çalışacağız. İşin en sinir bozucu anında "Tanrım n'olurdu şunları kullanma kılavuzu ile birlikte gönderseydin ??"diyerek küçük çapta isyan edeceğiz.

  Ama siz yine de şu anda -eğer mümkünse- sevdiğiniz erkeğe -artık her neyinizse- kocaman sarılın. Çünkü bütün bu huylarımıza rağmen onlar yine de yanımızda. O gıcık huylarını geçtim sadece bize katlanmaları bile bize karşı yaptıkları en büyük sevgi gösterisidir, bunu da sakın unutmayın :)

  Hatta bu yazıyı da okuyun onlara. Yalnız olduklarını düşünmesinler.
Böyle iç daraltan bir cumartesi günü, sizleri birazcık da olsa gülümsetebildiysem ne mutlu bana.
En yakın zamanda, tüm erkeklere bir kullanma kılavuzu gönderilmesi dileklerimle.. :)