19 Kasım 2014

Sanat sanat için midir, sanat para için midir?

Bu soru daha önce bir yerlerde soruldu mu bilmiyorum. Sorulmadıysa da ben soruyorum. Çünkü bir zamanların sanat sanat içindir, sanat toplum içindir düşünceleri ve bu düşüncelerden çıkan fikir ayrılıkları kadar, bu sorunun da önemli olduğunu düşünüyorum.

Konunun özüne gelirsek, bu sene dokuzuncusu düzenlenen, 12-16 Kasım tarihleri arasında yapılan Contemporary İstanbul sanat fuarından çalışma imkanı buldum. Ve benim için inanılmaz bir gözlem yapma fırsatı doğdu. Bu sayede ziyaretçileri, galerileri ve sanatçıları çok daha yakından izleyebilme, haklarında yorum yapabilme şansına sahip oldum. Ve asıl sorun şudur ki, bana bu soruyu sordurtan da bu ortam oldu. Bunu sorguladığım için sevinmeli miyim, yoksa bu ortam sorgulattığı için üzülmeli miyim açıkçası bilemiyorum.

Fuar 12 Kasım’da bir Preview/Ön izleme diye tabir edilen ve sadece davetlilerin geldiği açılışla başladı. O gün düşündüğüm tek şey şuydu: Türkiye’de davetiyeyle özel açılışa gelecek bu kadar insan var mı? Çünkü inanılmaz bir kalabalık vardı. O gün galericileri görmeniz lazım. O ne azim, o ne istek! Bir tanesi sergileyebildiği on üç eserin yaklaşık bi’ sekiz tanesini satmış. Düşününce, ilk gün için iyi bir başlangıç herhalde, diyorsun. Ama adam durur mu, yapıştırıyor cevabı: İyiyiz ama geçen seneyi geçmemiz lazım. Kendimize hedef koyduk!



Sonra ertesi gün oluyor, Preview’a gelemeyen ünlüler ve CI başlıyor diye sevinip ilk günden gelen canım yurdum insanı ortaya çıkıyor. Galericilere tekrar bir bakın. Hayattan bıkmış bakışlaar, burnu havada tavırlaar… Aman tanrım! Bu ne adamına göre muamele!? Tabi ki de her konuda olduğu gibi burada da istisna olan galeriler veya çalışanlar var. Onları unutmamak lazım. Ve kendimce insan kalabildikleri için de tebrik ediyorum kendilerini. Ama konumuza dönecek olursak durum bundan ibaret.

İlk başta da “Çok mu sert olurum acaba?” diye düşünerekten bu yazıyı yazmaktan kaçındım. Ama sonra fark ettim ki oraya yurt dışından gelen iki sanatçıyı, üç eseri görmek için gelen, “Aa fuar varmış hadi gidelim” diyip gelen, eser satın almayan pek çok insan benim gibi düşünüyor. Haliyle ben de bunu fark edince yazmadan duramadım.
Sanatla azcık ucundan ilgilenen, kendi çapında bir şeyler okumaya, görmeye çalışan bir insan olarak bu tür davranışlara tanık olmak, ne bileyim, üzdü galiba beni. Tamam sonuçta galeriler ticari kaygı taşıyan kuruluşlar. Tamam sonuçta sanatçı da aç kalacak değil, elbet para kazanması lazım. Ama ideal düzen bu olmamalı bence.

Sanat toplum içindir, sanat sanat içindir tartışmasını duyduğumdan beri toplum için olmalı düşüncesine daha sıcak bakardım. Sanat için olan sanat bayağı derin ve soyut anlamlara doğru kayar çünkü, anlamak güçleşir. Bence sanat insanı bu kadar yormamalı. Düşündürmeli ama yormamalı. Ama sanat sanat için midir, sanat para için midir tartışmasına dönersek, sanat için olması daha bir sıcak geliyor burada. Çünkü nerede işin içine para girerse orada insanlık bozuluyor.

16 Ağustos 2014

Büyük Başkan'a Saygıyla

Dün çok içimden gelen ama daha önce şahit olmadığım bir duygu yaşadım. Bu muthelemen bir camiaya, iki renge duyduğum sevgiden gelen bir şeydi. Ve ortada çok farklı bir büyü vardı. Benimle aynı hisleri paylaşan yüzlerce insanın büyüsü vardı. Ve bir konuda yalnız olmadığını bilmek insana bazen çok özel duygular yaşatabilir. Dün bir kere daha anladım.

Dün, yıllarca Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nün başkanlığını yapmış bir adamın cenaze törenine katıldım. Ama belli ki o sadece bir başkan değilmiş. O gönüllerin kralı, adamların hası, yaşayan en kibar erkeklerden biriymiş.

İtiraf etmek gerekirse son birkaç senedir internette onun hakkında hep haberler görüyordum. Ama ne hikmetse bir kere bile açıp okumuşluğum yoktur. İsmen tanırdım. Dün bu yüzden onunla ilk tanışmamız ve ilk elvedamız oldu. Onunla yaşarken tanışamadım ama cenaze törenine gelen onlarca kadın, erkek ve çocuk bana onu çok iyi anlattı. Belki de o zamanlar yaşım küçük olduğu için bilmiyorum, hakkında pek fazla şey hatırlamıyordum. Ama dün bende önemli bir anı bıraktı. Bundan sonra hatırlayacağım tek bir anı, bende onlarca anıya bedel olarak kalacak.

Süleyman Seba adammış ve adam gibi de evlatlar bırakmış. Dün fark ettim ki, tanıdığım pek çok Beşiktaşlı kişinin Beşiktaş’a olan saygısı onun sayesindeymiş. İçlerindeki sevginin büyük bir kısmı aslında kulüpten çok ona aitmiş. Ne mutlu bana ki, yüreğinde aynı benim gibi, aynı bana bu sevgiyi aşılayan babam gibi insanlar tanıyorum. Onlarla beraber tarihi organizasyonlara imza atıyorum.

Bir seneden fazladır babamla Kartallar Beşiktaş Motosiklet Kulübü Derneği üyesiyiz. Şu ana kadar iki tarihi organizasyona katıldım ve ömrüm boyunca tanıdığım herkese gururla, ilk günkü heyecanıyla anlatacağım.

Dün önce motorları Dolmabahçe’ye park ettik. Dolmabahçe Camii’nin önü çelenk dolmuştu. Daha o anda büyülendim. Ben bugün nelere şahit olacağım diye düşündüm. Ardından toplanan ekiple beraber inşaat halindeki stadın girişine geldik. Çünkü cenaze töreni burada yapılacak konuşmalarla başlayacaktı. Stada giriş de o kadar büyülüydü ki! O toprak ve taş dolu yollardan inerken maç anılarım canlandı gözümün önünde. Çarşı’nın sesi kulaklarımda çınladı. Çocukken gittiğim maçlarda, maçı unutup Çarşı’ya bakıp daldığım anlar geldi aklıma. Çocuksun ve karşında çoğu zaman anlamadığın kelimelerle tezahürat yapan kocaman adamlar var. O kadar çocuksun ki onları heyecanla izlerken dönüp babana “Ne diyorlar baba?” diye soruyorsun. Kız çocuğu olmama rağmen maça gitmeyi çok sevmişimdir. Ama izlediğim toplam maç dakikaları, maçı unutup izlediğim çoşkuyla takımı destekleyen adamlardan daha azdır diyebilirim. Neyse, hava dün çok sıcaktı. O stadda dakikalarca güneş altında törenin başlamasını bekledik. Hatta futbolculardan önce yeni stadda ter döken insanlar olduk. Stadın açık olan kısmı dakikalar geçtikçe daha da kalabalık oldu. Ardından Yeni Açık tarafında futbolcular, yöneticiler belirdi. Çok kalabalık olunca açılmayan tribün kısımları açıldı. Ve Kapalının alt tarafında Çarşı belirdi. Hemen gruplanmalar yapıldı ve başladı “Siyah-Siyah-Siyah-Siyah” diye bağırmalar. Bir an düşündüm. Siyah-beyaz olan bu atışma niye siyah-siyah olarak yapılıyor diye. Sonradan anladım. O günün beyaz diye anılacak bir tarafı yoktu.

Yanına, oraya niye geldiğini bilmeyen çocuklarını almış kadınlar, işten izin alıp gelmiş adamlar, yaşlı başlı zor yürüyen insanlar... Her türlü insan oradaydı. Tek bir amaç için. Cenaze arabası geldi, konuşma yapılacak platformun önüne çekildi. Tesadüftü ama platform çok iyi bir yerdeydi. Yeni Açık tribününün önünde, Seba’nın ilk golünü attığı kalenin bulunduğu yerdeydi. Konuşmalar yapıldı ardından bütün topluluk camiye geçti. Hani şu ‘ayakkabılarıyla girdiler’ denilen camiye. Ama biz o sırada onlarla kalamadık. Amacımız başkaydı, başkanı camiye gönderip motorlara atladık ve  doğru Dolmabahçe’deki Bomonti’ye giden tünelin girişine. Kaç saat bekledik hatırlamıyorum. Ama kimseden tek bir negatif ses çıkmadı. Herkes görevini hakkıyla yapmak, o tarihi anı yaşamak istiyordu. Derken kalabalık arttı. Polisler koşmaya başladı. Biz motorlarımızın üstünde hazır bekliyorduk. Önce devlet adamlarından biri geçti. Ama dün benim için o kadar önemsizlerdi ki şu anda kim olduğunu hatırlamıyorum bile. Sadece, biz tünel içerisinde beklerken geçen onlarca polis aracını, korumaları ve inanılmaz hızlı geçişlerini hatırlıyorum.

Ve beklenen an geldi. Amacımız cenaze arabasının arkasında konvoy oluşturmak ve ona mezarlığa kadar eşlik etmekti. O yıllarca gönülden emek verdiği kulübe yapacaklarını yapmıştı. Bir şey yapma sırası bizdeydi. Arabayı görmemizle yola çıkmamız bir oldu. Altı motor aynı anda gaz vere vere geçtik o tünelden. Başkanı selamlarcasına. Tünelden çıktık Feriköy’ün iç taraflarında, artçılar olarak açtık kollarımızı, yaptık kartal duruşumuzu. O ana kadar pek bir şeyim yoktu. Ama sokak aralarına girince, bizi gören pek çok kişi başladı kollarını kaldırmaya. Mezarlığın girişinde onlarca insan aynı şekilde. Yaşlı gözlerle cenaze arabasına bakıp ardından bizi görüp başkana son bir selam verircesine kaldırdı kollarını. İşte o an..  En anlam yüklü sahneydi benim için.

Bundan sonrası zaten fazla üzüntülü toprağa veriliş sahneleri falan filan. Zaten o kadar kalabalıktı ki ben de çok fazla durmadan motorların yanına indim.

Hiç tanımadığın bir adam uğruna, saatlerini harcayabiliyormuş insan. Sırf sevdaları aynı diye. Öğrenmiş oldum.
 

Toprağın bol olsun Büyük Başkan, senden bize kalan miras, çocuklarımıza olan borcumuzdur. Sen rahat uyu. 





14 Ocak 2014

Koca Yürekli Adamım

  
   Bir insan düşünün ama bu insanla hiç tanışmadınız. Aslında tanıştınız ama çok küçüktünüz ve hatırlamıyorsunuz. 
  Onu o kadar çok seviyorsunuz ki bu sevgi anlatılacak bir sey olamıyor hiçbir zaman. Her anınızda onu yanınızda hissediyor, kendi kendinize yaptığınız konuşmalara onu da davet ediyor, fikirlerini alıyorsunuz. Kazandığınız her başarıda onun gücünü arkanızda hissediyorsunuz. Ve hepsini, her mutluluğunuzu onunla yaşamak, ona anlatmak istiyorsunuz. 

  Bu insan sizin için o kadar farklı ki kimselere benzemiyor. Önce başkalarının yüzünü ve davranışlarını, tavırlarını ona benzetiyor, sonrasında ise aslında onu kimseye benzetemeyeceğinizi anlıyorsunuz. 

  O sizin defalarca rüyalarınıza giriyor, size sarılıyor, yanınızda olduğunu hissettiriyor ve sabah uyanınca kayboluyor. Siz ise rüyadan uyandığınızda ağlarken buluyorsunuz kendinizi. Sersemliyorsunuz. Ve ağzınızdan çıkan tek cümle "Ne güzel rüyaydı. O cidden hep yanımdaydı" oluyor. 

  Sürekli etrafınızdakilerden onunla ilgili şeyler duyuyorsunuz. Ve aslında biraz da onun gibi olmaya çalışıyorsunuz. Onun yaptıklarını yapmaya, onun tutkularını yaşamaya, onun gibi davranmaya başlıyorsunuz. O kadar çok ortak noktanız var ki! Adeta bir bütün oluyorsunuz. Ve o sizin, hayatınızın vazgeçilmez bir parçası oluyor. 

  Fotoğraflara, videolara her baktığınızda gözleriniz doluyor, onu tanımadan, bilmeden sadece anlatılanlarla nasıl bu kadar büyük bir aşkla sevebildiğinize şaşırıyorsunuz. Kendinize şaşırıyorsunuz. Ona şaşırıyorsunuz. Sevginize şaşırıyorsunuz. 

  Sonra o kişi bir adam oluyor. Bir amca oluyor. Siz ise ben oluveriyorsunuz. 

  Bu da aslında bir aşk hikayesi değil, amcasını çok küçük yaşta kaybetmesine rağmen onu kahramanı olarak gören, ona tarifi imkansız bir sevgi besleyen yeğeninin hikayesi oluyor. Ben oluyor. 
  Onu çok acımasız bir şekilde kaybetse de hayatının en büyük şansı olarak gören benim hikayem oluveriyor.. 

  Biliyorum, beni duyuyor, izliyor ve hâlâ çok seviyorsun. Unutma ki, küçük yeğenin de seni çok seviyor koca yürekli adam.