17 Mayıs 2017

Teşekkürler Penguen Dergi!

     Twitter'da geziniyorum bir gün. Bir Tweet çıkıyor karşıma "Son 4 sayı". "Nasıl ya?!" diyorum. Çocukluğum, gençliğim nasıl son bulabilir? Derken yurt dışına çıkıyorum ve sadece son sayıya yetişiyorum. Okul çıkışı bir heves oturup bir cafeye, okuyorum son sayıyı, bitmemesini bekleyerek. Okunmadık tek bir kelime bırakmıyorum dergide. Sayfalar bitiyor yine evirip çeviriyorum, belki gözümden kaçan bir yer vardır diye. Bir duygusallık alıyor beni, oturup bu yazıyı yazıyorum...

     İşte Penguen Dergi'yle benim de son hikayem bu. Belki de son değildir. Neticede bugüne kadar aldığım tüm sayılar durur evde. Çocuğum bile okusun istiyorum, diyerek sakladığım dergilerin, bu kadar çabuk tarih olacağını, bu kadar az sayıda kalacağını bilmezdim elbet.

     Annem çok severdi Selçuk Erdem'i. Evde kitapları vardı. Bana okuturdu çocukken. Ablalarım okurdu, onlardan alıp bakardım anlayabildiğim karikatürlere. Zamanla alışkanlığım oldu. Bir hafta kaçırdım mı deli gibi eski sayıyı aradığım da oldu, "Bu ara dergi çok bozdu ya.." diyip beğenmediğim zaman da.
     Zaman geldi, okumaktan yoruldum. Öteki haftaya kadar okumaya yetişemedim. Kaçırmamak için perşembe günü aldığım dergiye, öncekini anca bitirdiğim için pazar günü başladığım da oldu. Aldığım gün bitirip "Şimdi kim bir hafta bekleyecek?" dediğim de.

     Son sayıyı aldım bugün. Okurken gözlerim doldu. Abi'leri dinledim gençlerden. Yeni insanlara nasıl umut olduklarını öğrendim abi'lerden. Ben de gazetecilik okudum lisede. Staj yaptığım zamanlar geldi gözümün önüne. Adımın geçtiği ilk dergiyi alıp aynı haberi defalarca okuduğum saatler canlandı hafızamda. Heyecanlarını içimde hissettim. Son günlerini yaşadığım üniversite hayatım bana geleceğimi düşündürürken, dergicilikle ilgili kaygılarını paylaştım. Dillerini okudum, ruhlarını anladım, hislerine ortak oldum.

      Dergide herkes birilerine teşekkür etmiş. Bu da bir okurunuzdan size edilen bir teşekkür yazısı olsun istedim. Bu ülkeyi daha katlanılır yaptığınız, en gülünmez anda güldürdüğünüz, senelerdir evlerimize misafir olduğunuz, her karanlık anın içerisinde hayata tutunmamızı sağlayacak minicik aydınlıklar yarattığınız için asıl biz size teşekkür ederiz.

      İyi ki varsınız Kuş beyler, hanımlar!

15 Mayıs 2017

Ey Türk Gençliği

     Şu an var olan gençlik size de korkutuyor mu? Benim gibi hakikaten “Nereye gidiyor bu Türk gençliği?” diyor musunuz? Umarım diyorsunuzdur. Çünkü ben bu konuda yalnız kalmayı hiç istemiyorum.


     Bence ileride bu çağı Youtuber’lık Çağı’ olarak adlandırabilirler. Müthiş bir furya. Ardı arkası kesilmiyor. Güzel işler de çıkıyor üstelik. Çok fazla iş ortaya çıktıkça yaratıcılıklar gelişiyor, herkes bir adım öne çıkmaya çalışıyor. Bu gayet güzel bir şey.
     Ama benim aklıma takılan bazı sorunlar var. Direkt isim verip hedef göstermek istemem kimseyi, kaldı ki bu onların sorumluluğu da değil zaten. Son zamanlarda ortaya çıkan Youtuber’ları bence az çok herkes biliyordur. Makyaj videosu çekeninden tutun da, çantasında ne olduğunu paylaşan, yaşadığı her anı videolara yansıtan insanlarla dolduk. Fakat, gençlerin, yaşıtlarımın gözünden kaçan bir nokta var. Aşağılanıyoruz. Bu videoları çekenler ve inanılmaz derecede takipçisi olan insanlar tarafından üstelik. Kalıplara sokuluyoruz, onlardan olmazsak dışlanıyoruz. Ve işin bence en garip ve üzücü kısmı ise bunu yapan insanlar, halkın gözünde “Çok dobra kız abi.”, “Bayılıyorum adama, lafını hiç sakınmıyor.” cümleleriyle yüceltiliyor üstelik. İşte burada da, sorun, o dilde konuşan insanlar değil, onları severek takip eden gençler oluyor.
     Birini dışlamak, yok saymak, hakaretler yardırmak ne zamandan beri dobralık oldu? Ne zamandan beri terbiyesizlikle lafını sakınmamak arasındaki o ince çizgi kalktı? Videolarda, belki sizin de sevmediğiniz tarzda insanlar ‘laf sakınmadan’ eleştirilirken iyi. Peki biri çıkıp yüzünüze karşı sizi eleştirse, ama böyle harbi bir şekilde, o zaman da “İyi eleştirdi beni. Bütün her şeyimi döktü ortaya, harbi insanmış.” diyebilir misiniz? Yine alkış tutabilir misiniz o insana?

     Evet artık çağımız cidden değişiyor. Kültürümüz, dilimiz... Ve üstelik gençler olarak bu değişimi biz yaratıyoruz. İlk başta Twitter çıktı piyasaya, peşinden yüzlerce kullanıcı. Sonra Instagram geldi, fotoğraf gözü iyi olanı, iyi photoshop kullananı baş tacı ettik. Şimdi sıra iyi kurgu yapabilende. Bunlar elbette olabilir, ünlü oyuncularla, asla değişmeyen dizi kadrolarıyla kalmasın tabi ki hayatımız. Ama her şeyde bir sınır olmalı bence. Görülmeyen ama varlığı hissedilen ince çizgiler olmalı.

     Pucca mesela. Niye çok sevildi? Çünkü yeni bir dilimiz vardı artık bizim. Chat programlarıyla, Msn’le doğum sancısı yaşayan yeni dil, Twitter’la büyüdü. 140 karaktere bir şeyler sığdırmak yetenek ve zeka istedi. Alışkın olmadığımız, açık, harbi bir dil doğdu. Ama o zaman, o dil gerekiyordu. Ülkece bazı tabuları kırmamız, gençliğe yol vermeleri gerekiyordu. Bir düşünsenize, o zamana kadar kim tanımadığı birinin aşk hikayesini dinlerdi ki? Anca genç kız dergilerine yazardınız, o da yayınlanırsa dergiden biri size cevap verirdi. Onun dışında aileniz, arkadaşlarınız, çevrenizdi sizi dinleyen. Bilinmezdi ilişkiler, gizli kapaklı yaşanırdı bir nevi. Yanlışlar yapılırdı çok, doğrusunu görmek çok zordu. Ama Pucca’yla bunlar kırıldı mesela. Akıcı dili sayesinde insanlar okumaya, okudukça eğlenmeye başladı. Bu gibi pek çok olay, yerine göre gençlerin sorunları dinlenmeye, alışılmaya ve çözüm bulunmaya başlandı. İnsanlar, her şeyi birlikte yaşadıklarını görünce rahatladı. Herkes “Sadece ben aşk acısı çekmiyormuşum, sadece ben zorlanmıyormuşum, bir elbiseyi param yetmediği için sadece ben alamıyormuşum.” demeye başladı. Ve bu durum gençliğin daha açık sözlü olmasına, kendini daha iyi ifade etmesine ve hayatla barışmasına izin verdi. Bilmiyorum fazla mı abartıyorum ama, bana kalırsa ileride bu dönemlere ait çok yararlı akademik çalışmalar yapılabilir. Bir tarih yazılıyor çünkü. Bir evrime şahit oluyoruz. Hatta evrimi gerçekleştiriyoruz. Bu evrim dünyada yaşanıyor ama biz de Türk gençleri olarak bunda kendi boyutumuzu yaratıyoruz.

     Ama gel gelelim, bu açık sözlülük bence aldı başını gidiyor biraz. Tabi bu durumların altında gerek ekonomik, gerek politik pek çok okumalar yapılabilir. Ama insanları bu kadar belli başlı sınıflara sokmak, hoşumuza gitmeyeni müthiş bir ağızla eleştirmek gerçekten gerekiyor mu, o kısmını bilemiyorum işte. Bir genç, evde ailesinin yanında konuşamayacağı bir dille Tweet’ler atıyor, videolarda kendini çok başka gösteriyorsa burada muazzam sorunlar yatıyor demektir. Benzemediği insanlara, sırf yalnız kalmamak için yanaşıyorsa, ‘Aman beni ezmesinler şu konu neymiş bakayım, şu video neymiş izleyeyim’ diyerek onu temsil etmeyen bir gruba dahil olmaya çalışıyorsa; ki tekrar altını çizerek söylüyorum, bunu sırf dışlanmamak için yapıyorsa işte o gençlik beni çok korkutuyor.


     Ben bu gençliğin, bu çağın içine aitken bunları görebiliyorum. Anlayabildiğim kadar anlayamadığım da pek çok olay, duygu ve düşünce sistemi var. Ama oturup yaşıtlarımla sadece sınıflandırılmış insanları konuşmak, giydiği markayı, yemek yediği restoranı konuşmak beni korkutuyor. Kalıplar içine sokulmak ve o kalıplara hapsolmuş bir şekilde yaşamak beni korkutuyor. Ben bu kalıplara ait değilim ve lütfen siz de olmayın. Birbirimizi boş laflar, gereksiz takıntılar yüzünden daha da fazla korkutmayalım.