14 Temmuz 2012

Beyoğlu

-Okul dergimiz Doğanay için hazırladığım bir yazımı sizlerle paylaşıyorum. Keyifli okumalar..-
 
  Beyoğlu. Eski adıyla ‘Bey Yolu’. İstanbul’un tüm dönemlerine tanıklık etmiş ve tanıklık etmeye de devam eden sihirli ilçesi.

  Neredeyse tüm gençliğin buluşma noktası, günümüz yaşlılarının nostalji adresi olarak da tanımlamak mümkün.
  Bölge, aslında 15. yüzyılda Beyoğlu’nda yaşayan Venedik elçisi Gritti’nin oğlu Beyzade Andrea Gritti’den alır adını. O zamanlar ‘Bey Yolu’ olarak adlandırılan yer, zamanla sözcük evrimine uğramış ve ‘Beyoğlu’ şeklini almış.
  Pek çok şairin şiirine, yazarın romanına, güftekârın şarkısına konu olan Beyoğlu’nun kendi içinde bir büyüsü vardır aslında. İstiklal Caddesi’nde dolaşmak mesela.. Tüm dünyadan farklı olarak kendi içinde akıp giden bir zamanı vardır Taksim’in. İstiklal’de yürürken fark etmeden kapılırsınız o hızla akıp giden zamana. Taksim Meydanı ve Galatasaray arası hep çok kısadır bu yüzden.  
  Her yaştan insan için mekân vardır Taksim’de. Mağazalar, cafeler,  restoranlar, barlar, sinemalar, pasajlar, meyhaneler.. Bu sıra uzayıp gider. Eğlenceler hep taksim edilir oralarda. Doğum günü kutlamaları, partiler ve ya sadece bir arkadaşla yapılan o samimi buluşmalar.
  Soğuğu bile soğuk değildir mesela. İstiklal’de yürürken içinizi ısıtan bir şeyler hep vardır. Ansızın Mephisto’dan gelen güzel şarkı tınılarını duyarsınız. Eşlik eder, keyfinize keyif katarsınız. Saat gecenin dördü olsa bile boş olmaz o İstiklal. Hep bir geleni gideni vardır. Hep bir rahatsız edeni.
  Taksim’den başlar da İstiklal, Tünel’de bitmez aslında. Anılarda yer edinmiş çok daha eskilere götürür insanı. Eski bir hatıraya, eski bir yaşanmışlığa.
  “Taksim Meydanı’na, tam Beyoğlu’nun girişine bir kamera koysanız ve bir saat kayıt yapsanız, Türkiye’nin toplumsal yapısının bütün unsurlarının saptarsınız. Beyoğlu’nu her dakika bir başka film öyküsünün önünden geçip gittiği bir yer olarak görürüm. Kimi geceler çıkar, o kamerayı koymayı düşündüğüm yere oturur bakarım. Tüm İstanbul tüm Türkiye hatta bütün dünya gelip geçer önümden. “ Sinan Çetin bu sözleriyle hepimizin duygularını dile getirmiş aslında. İstiklal Caddesi’ne şöyle bir göz attıktan sonra, hangimizin içinden geçmez ki böyle bir hayal kurmak ?  Cidden her türden insana rastlamak mümkündür Taksim’de.
  Ziyaretine gelen binlerce turisti ile İstanbul’un merkezi, vazgeçilmezidir Beyoğlu. Turistleri bile onun olmazsa olmaz parçalarındandır.
  İstiklal Caddesi’nin yeni gözbebeği; Demirören. Yapılma aşamasıyla, yıkılan eski ve tarihi binalarıyla bayağı bir gündem de kalsa da mimarisiyle İstiklal’in havasını bozmuyor, aksine daha da Avrupai bir hava katıyor bence.


  İstiklal’de yürürken eğer sinemaya girmekse niyetiniz çoğu kez karar veremezsiniz mesela. Karşı karşıya olan Beyoğlu ve Atlas sinemaları rakip gibi dursalar da Beyoğlu’nun yakın tarihine tanıklık etmiş iki yakın dosttur aslında. Bir tarafta Atlas’ın o büyük sinema salonu, öbür tarafta ise Beyoğlu’nun sıcacık, sevimli havası.





 Sinemaları geçer geçmez sağınızda kalan bir yer vardır ki, tarih, müzik ve aşk çoğu kez içki sofralarında meze olur. Neresi mi? Tabii ki Çiçek Pasajı.






  Tramvay durağı; Galatasaray. Tarihiyle hatta sadece kapısıyla bile görenleri büyüleyen o büyük Galatasaray Lisesi. Aynı zamanda pek çok kişinin de buluşma yeri. Tramvay çekimi için güzel bir fotoğraf noktası.


  Tünele doğru devam ederken solda kalan bir bina;  Saint Antuan Kilisesi. İstanbul’un en büyük Katolik kilisesi olmakla beraber İstiklal Caddesi’nin en uğrak yerlerinden biridir. Verilen konserlerle, noel kutlamalarıyla ilgi odağı olmakta, her gün çok sayıda ziyaretçi ağırlamakta.
  Tünel’e varmadan önce Karaköy’e inen bir yol: Yüksekkaldırım. Müzik enstrümanlarına dair aradığınızı bulabileceğiniz en doğru, en kolay adres. Ansızın bir gitar ve ya bateri solosu duyarsanız, şaşırmayın. Biri enstrüman deniyordur.

 





  Tünel’in ara sokaklarından ulaşabileceğiniz bir mekan; Asmalı Mescit. Son zamanlarda sokaklardaki masaların kaldırılmasıyla bayağı bir olay yaratan bu meyhaneler hâlâ pek çok sevenin uğrak yeri olmaya devam ediyor.



  Ve Karaköy-Beyoğlu arasında çalışan, bölgeye ismini veren toplu taşıma aracı: Tünel. Meydan tarafından İstiklal’in sonu, kendi tarafından başlangıcı. Şirin bir tramvay durağı, etrafta birkaç cafe, dar sokaklar. Dünyanın ikinci metrosu olarak bilinen Tünel,  19. Yüzyılda Abdülaziz Han döneminde yapılmış ve hâlâ da çalışmaya devam ediyor.
   


  Tünelin pek çok sokağının tek bir adresi vardır: Galata Kulesi. Galata semtinin tarihini yakından bilen, çok şey görmüş ve çok şey gösteren; İstanbul’u gösteren bir yapıt.







  Beyoğu, Taksim ve hatta İstiklal Caddesi bu kadarla sınırlı değil elbet. Bu yazıya sığmayan gezilecek, görülecek pek çok mekan var. Siz iyisi mi, alın bir arkadaşınızı, çıkın Taksim Meydanı’na ve kendinizi bırakıverin İstiklal Caddesi  büyüsüne.. Sonra yol nereye, siz oraya.

2 Temmuz 2012

Doğduğun Yer Mi, Doyduğun Yer Mi?

  Siz, hiç çok uzaklara gittiniz mi? Sevdiklerinizi yanınızda götüremeyeceğiniz kadar uzaklara.. Yalnız kalacağınız, çok özleyeceğiniz, dayanılmaz noktaya geleceğiniz kadar uzaklara.. Ben gittim. Sadece gitmekle de kalmadım. Özledim, içtim, ağladım, yalnız kaldım.
 
  Hayatımızda kendi kendine bir şeyleri başarmış çok az kişiye rastlarız. Niye, hiç düşündünüz mü? Tek olmak, kolay değildir çünkü. Teksin ama eksiksin. Herkes birilerine ihtiyaç duyar şu hayatta. Ben yalnız kalabilirim diyen kandırmasın kendini.

   Bazen, bir şeyler başarırsınız. Bunu tek başınıza elde ettiğinizi düşünürsünüz ama yanılırsınız. Çünkü size onu yaptıran bir güç vardır. Ya sinir olduğunuz birileri ya da çok sevdiğiniz birileri. Sadece siz istiyorsunuz diye elde etmezsiniz büyük başarılarınızı. Mutlaka bir sebebi, size güç veren birileri vardır.
 Bazen de bir ortamda sadece para kazanabilmek için bulunursunuz; sevdikleriniz olmadan. Oraya gider gitmez kurulan hayaller hep aynıdır. “Buraya alışacağım, çok para kazanacağım ve geri dönüp ailemle, arkadaşlarımla zevkle harcayacağım.”

  Niye bunu orada yapamıyoruz? Keyif aldığımız şeyler neden hep en yakınlarımızla? Çünkü onlarla olmak bizim için inanılmaz hatta tadına doyulmaz bir zevk. Ve insanoğlu bencildir. Ne olursa olsun zevklerinden vazgeçmek istemez.

  Bazen, çok seversiniz yaşadığınız yeri. Ayrılmak istemezsiniz. Küçük dünyanızı orada yaratmak, orada döndürmek istersiniz. Üstelik yine ve yine sevdiklerinizle.

  Evini taşıyanlar niye hep ailesinin yakınlarında bir yerlere gider? Çünkü onlar anne babadır, abladır, ağabeydir. Bazen hepsinden yakın arkadaşlardır. Ve insan hep onlarla olmak ister.

  Yeni ortamlara girmek, yeni insanlar tanımak elbette hoştur ama yabancıdır. Kendinizi sürekli birilerine tanıtmak sıkıcıdır bazen, yorucudur. Sizi tanıyan, nelerden hoşlandığınızı bilen, halinizden anlayan birilerine ihtiyaç duyarsınız. Ve o anda devreye yine en yakınlar girer.

  Yıllardır süregelen ve herkes tarafından sorulan bir soru vardır. “Doğduğun yer mi, doyduğun yer mi?”.  Herkes o anki durumuna göre cevap verir.
Kimisi;
-Ben memleketimden ayrılmam arkadaşım, tabii ki doğduğum yer, derken
öteki;
-Para neredeyse ben oradayım, diyerek parayı hayatı yapar.

  Ama unutulan bir şey vardır. Sevgi candır, sevdiklerimiz canandır.

 Ben bu zamana kadar ‘doyduğum yer’ cevabını verirdim. Ama şimdi anlıyorum asıl cevabı. İnsan sevgisiz eksiktir. Nereye giderse gitsin ailesini, arkadaşlarını asla unutmaz ve her ortamda onlarla olduğunu düşünür. Onlar için sürprizler hazırlar, onları mutlu etmeye çalışır. Onları mutlu ettikçe kendi de mutlu olur.

  Barınmak, yemek, içmek, giyinmek.. Bunlar bize küçüklüğümüzden beri öğretilen temel ihtiyaçlarımızdır. Ama biri unutulur. Sevmek ve Sevilmek.

  Şimdi bu sorunun bana yeniden sorulduğunu hayal ediyorum ve kendim için doğru cevabı veriyorum:

  Ne doğduğum, ne doyduğum yer. Olmak istediğim tek yer, sevdiklerimin olduğu yer.