7 Kasım 2015

Bu Yollar Bana Sökmez

   Ben bu yönetmenleri, senaristleri anlamıyorum. Yaptıkları işleri izleyen o kadar İstanbullu insan varken bu tür hatalara nasıl düşüyorlar ya da bilinçliyse de niye yapıyorlar gerçekten çözemiyorum. Derdim ne mi? Hemen anlatıyorum.

 Bir süredir, dizi filmleri boş boş izlememek için kendi kendime yeni bir iş edindim: dizi filmlerde geçen mekanları tahmin etmek. Hem İstanbul bilgimi ölçüyorum hem eğleniyorum. Hem de hangi yönetmen, hangi dizi filmin hangi sahnesi için hangi mekanı tercih etmiş ona bakıyorum. Seçilen mekanlar ekrana nasıl yansıyor onu ölçüyorum. Tabi bildiklerim, bilmediklerime göre oldukça az. Zaten son dönemlerde diziler bence ikiye bölünmüş durumda. İstanbul’da fazlasıyla günlük hayatın içinde çekilenler ve zorunlu olmadıkça şehre inmeyenler. E haliyle benim derdim de şehir içinde çekilenlerle. İşin özü, eğlenceli oluyor, tavsiye ederim.

 Asıl konuma gelecek olursam sorun şu ki İstanbul’u iyi bilen insanlar, bana göre bazı sahneler için salak yerine konuluyor. Ve bu izlediğin proje mükemmel bile olsa ondan uzaklaşmana sebep oluyor. Her gün iki yakayı da ziyaret eden, İstanbul’u ana hatlarıyla bilen bir insansanız, mekanı veya caddeleri kolaylıkla tahmin edebilirsiniz. Özel bir çabayla gizlemeye çalışmamışlarsa tabi.

 Örneğin, geçen gün Zeki Demirkubuz’un Bulantı filmine gittim. Filmdeki tek bir sahne bana ‘Ne saçmalıyorsunuz ya?’ dedirtip bu yazıyı yazmama sebep oldu. Demirkubuz’un Çağlar Çorumlu ile arabada çekilen sahnesinde pek güzel bir şekilde Bomonti – Kabataş tünelinden geçiliyor. Dolmabahçe ışıklarından Karaköy yönüne doğru devam ediliyor. Ve Fındıklı civarında Demirkubuz, Çorumlu’yu yoluna toplu taşımayla devam edeceği için arabadan indiriyor. Sarf ettiği cümle şuna benzer bir şeydi: Yolun karşısına geç, biraz yürüdükten sonra metrobüs durağını göreceksin. Fındıklı? Metrobüs?
Bir an istemsizce, metro mu demek istediler acaba, dedim. Ama oradan geçen bir metro hattı da yok. Tramvay deseniz çok alakasız. Zaten bundan önceki sahnede metrobüs muhabbeti yapılmış, Çorumlu’nun oturduğu yerden Mecidiyeköy’e geçişinin metrobüs sayesinde kolaylaştığı bilgisini almıştık. Yani metrobüs konusunda hemfikiriz. Yanlış söylenmemiş. Yanlış duyulmamış. E ama Fındıklı?

 Belki başkaları için küçük detaylar bunlar. Belki kiminiz filmi izlediği halde farkında bile değil. Belki de en az benim kadar takıldınız. Bilemiyorum. Ama ben cidden bu durumdan garip bir şekilde rahatsız oluyorum. ‘İzleyiciyi salak yerine koyuyorlar’ yorumunu da geçtim, benim o işe bakış açımı bile değiştiriyor. Yani şahsen ben bu filmi seneler sonra bile hatırlarım. Ama iyi olduğu için, üzerimde etki yarattığı için değil. Neden? İşte tam da bu bahsettiğim sebep yüzünden. Bilumum başka örnekler fark ettikçe, hepsini birbirine katar, kendimce yeniden söverim. Bazen onların da akılda kalmak için böyle saçma çabalar içine girebileceğini de düşünüyorum. Ama bence o da değil. Yani kesinlikle boş verilmişlik. Zira bu sahne için alternatif pek çok şey yapılabilirdi.
1) Mekan cidden metrobüsün geçtiği uygun bir yer olabilirdi.
2) Oyuncu direkt metrobüse değil de metrobüse giden bir başka toplu taşımaya yönlendirilebilirdi.
Vs vs vs.....

 Buna benzer bir hata Paramparça dizisinin ilk sezonunda da yapılmıştı. O da fazlasıyla dikkatimi çekmiş, ‘Neyin kafası bu?’ dememe sebep olmuştu.


 Yani bunları fark etmek bir yandan hoşuma gitse de bir yandan da sinirimi bozuyor cidden. Yapmayın. İstanbul çok büyük bir şehir, evet. İstanbul’u bilmeyen pek çok kişi izliyor, evet. Ama aylarınızı belki senelerinizi verdiğiniz bir işi, bir kişinin gözünde bile sırf bu yüzden küçük düşürmeyin bence. Yazık. Adınıza, emeğinize yazık.

25 Mart 2015

iPad'li Çocuklar



Bu teknoloji beni korkutuyor artık. İşin nereye gideceğini, daha ne kadar büyüyeceğini belki birazcık düşünebiliriz. Özellikle iyi anlamda. Ama insan ilişkileri anlamında iyi bir yere götürmeyeceği kesin gibi. 

Geçenlerde, güneşli bir pazar günü Kadıköy'den bindim vapura Beşiktaş'a geçiyorum. Baharı çok özlediğimiz için vapur tıklım tıklım haliyle. Güneşi gören kendini sokağa atmış. Derken vapurda tam karşımda oturan bir anne ve beş, altı yaşlarındaki çocuğu gözüme çarptı. Çocuk elindeki iPad'le oynuyordu. Annesi de vapur kalktıktan iki dakika sonra çantasından çıkardığı büyük kırmızı kulaklığını takıp müzik dinlemeye başladı. 
İşin ilk görüşte bana garip gelen kısmı, kırk küsürlü yaşlardaki kadının büyük bir kulaklık kullanıyor oluşuydu. Çünkü o yaşlardaki birçok insan bu kulaklıkları hantal bulduğu için veya başka sebeplerden ötürü küçük kulaklıkları tercih ediyor. 
Daha sonra bende derinleşen ve bu yazıyı yazmama sebep olan konu ise anneyle çocuğun aynı vapurda olup başka dünyalarda yaşamalarıydı. Çocuk iPad'inde oyun oynarken bazen annesine bir şeyler söyledi. Annesi ise konuya kulaklığının tek tarafını kaldırıp dahil oldu. Çocuk konuştu ve anne kulaklığını geri bıraktı. Vapura dair, İstanbul'a, hayata dair hiçbir şey paylaşmadılar o yolculukta. 

Yaşım itibariyle tam bir ara dönemdeyim. Ne 'eski İstanbul'da yaşadım, ne de teknoloji içinde boğuluyorum. Ve bu geçiş dönemine denk gelmek ise beni çok düşündürüyor. Çocukluğumdan beri annemle toplu taşımayla çok yolculuk yaparız. Ve severiz de. (İş çıkış saatlerinde metrobüse binmek hariç) Ve annemle bindiğim her toplu taşımada bir şeyler paylaşırız. Ama hayattan, ama bizden, ama İstanbul'dan. Ama bir şey paylaşırız. Hayal meyal hatırlıyorum, annem ben çocukken, aklımda kalmayacağını bildiği halde, bana yolumu nasıl bulacağımı anlatırdı. Bir yerden İstanbul'un merkezi sayılan Taksim'e nasıl gidebilirim, oradan evime nasıl geçebilirim vs. Ama öğretmek amaçlı, ama konuşmak veya bir şeyler paylaşmak adına. Fakat şimdi düşünüyorum da o annenin, çocuğun eline iPad vererek, kulaklığını takıp müzik dinleyerek yaptığı yolculukta çocuğuyla paylaştığı tek şey aynı koltuk. Ne vapur hakkında, ne yolculuk, ne gidecekleri yer, ne de başka bir şey var! 

Ve işin kötü tarafı bu her geçen gün daha da artıyor. Ben çoğu zaman gelenekçi bir insan olmadım. Bunda da öyle bir tutum sergilemeye çalışmıyorum. Sonuçta herkes toplu taşımada yanındakiyle sohbet eder ama bu olmazsa olmaz bir şey değil. Benim düşündüğüm daha manevi, daha insancıl olan şeyler. Yani ne bileyim, ben ailemden öyle gördüğüm için de bana tuhaf geliyor belki de. Ama zaten geç anne olmuş bir kadın ve elindeki iPad'de oyun oynayarak hayata dahil olan çocuk. Evet belki çok zekidir, çok akıllıdır. Ama iletişim önemli şey. Anne o kulaklıkları alarak çağa ayak uydurmuş belli. Ama çocuk.. İpad.. 

Gerçe ben bu küçücük çocukların eline iPad verilmesine de karşıyım aslında. Her ne kadar telefonum elimden düşmüyor olsa da her şeyi yaşı gelince yaşamalı insanlar. 5 yaşında bir çocuk arkadaşlarıyla, evdeki oyuncaklarıyla oynamalı. İstediği kadar zihni çalıştıran oyunlar olsun. Oyuncak nedir bilmeyen, eline üç boyutlu oyuncak almadan büyüyen çocuklar ileride çok eksik olacaklar. Bana öyle geliyor en azından. Yapay olacaklar. 

Neyse. Yani vapurdu, teknolojiydi derken fark ettim ki teknoloji de İstanbul gibi olmuş artık benim için. Ne onunla ne onsuz. İçindeyken sıkılırsın, uzaklaşınca özlersin...