17 Mayıs 2017

Teşekkürler Penguen Dergi!

     Twitter'da geziniyorum bir gün. Bir Tweet çıkıyor karşıma "Son 4 sayı". "Nasıl ya?!" diyorum. Çocukluğum, gençliğim nasıl son bulabilir? Derken yurt dışına çıkıyorum ve sadece son sayıya yetişiyorum. Okul çıkışı bir heves oturup bir cafeye, okuyorum son sayıyı, bitmemesini bekleyerek. Okunmadık tek bir kelime bırakmıyorum dergide. Sayfalar bitiyor yine evirip çeviriyorum, belki gözümden kaçan bir yer vardır diye. Bir duygusallık alıyor beni, oturup bu yazıyı yazıyorum...

     İşte Penguen Dergi'yle benim de son hikayem bu. Belki de son değildir. Neticede bugüne kadar aldığım tüm sayılar durur evde. Çocuğum bile okusun istiyorum, diyerek sakladığım dergilerin, bu kadar çabuk tarih olacağını, bu kadar az sayıda kalacağını bilmezdim elbet.

     Annem çok severdi Selçuk Erdem'i. Evde kitapları vardı. Bana okuturdu çocukken. Ablalarım okurdu, onlardan alıp bakardım anlayabildiğim karikatürlere. Zamanla alışkanlığım oldu. Bir hafta kaçırdım mı deli gibi eski sayıyı aradığım da oldu, "Bu ara dergi çok bozdu ya.." diyip beğenmediğim zaman da.
     Zaman geldi, okumaktan yoruldum. Öteki haftaya kadar okumaya yetişemedim. Kaçırmamak için perşembe günü aldığım dergiye, öncekini anca bitirdiğim için pazar günü başladığım da oldu. Aldığım gün bitirip "Şimdi kim bir hafta bekleyecek?" dediğim de.

     Son sayıyı aldım bugün. Okurken gözlerim doldu. Abi'leri dinledim gençlerden. Yeni insanlara nasıl umut olduklarını öğrendim abi'lerden. Ben de gazetecilik okudum lisede. Staj yaptığım zamanlar geldi gözümün önüne. Adımın geçtiği ilk dergiyi alıp aynı haberi defalarca okuduğum saatler canlandı hafızamda. Heyecanlarını içimde hissettim. Son günlerini yaşadığım üniversite hayatım bana geleceğimi düşündürürken, dergicilikle ilgili kaygılarını paylaştım. Dillerini okudum, ruhlarını anladım, hislerine ortak oldum.

      Dergide herkes birilerine teşekkür etmiş. Bu da bir okurunuzdan size edilen bir teşekkür yazısı olsun istedim. Bu ülkeyi daha katlanılır yaptığınız, en gülünmez anda güldürdüğünüz, senelerdir evlerimize misafir olduğunuz, her karanlık anın içerisinde hayata tutunmamızı sağlayacak minicik aydınlıklar yarattığınız için asıl biz size teşekkür ederiz.

      İyi ki varsınız Kuş beyler, hanımlar!

15 Mayıs 2017

Ey Türk Gençliği

     Şu an var olan gençlik size de korkutuyor mu? Benim gibi hakikaten “Nereye gidiyor bu Türk gençliği?” diyor musunuz? Umarım diyorsunuzdur. Çünkü ben bu konuda yalnız kalmayı hiç istemiyorum.


     Bence ileride bu çağı Youtuber’lık Çağı’ olarak adlandırabilirler. Müthiş bir furya. Ardı arkası kesilmiyor. Güzel işler de çıkıyor üstelik. Çok fazla iş ortaya çıktıkça yaratıcılıklar gelişiyor, herkes bir adım öne çıkmaya çalışıyor. Bu gayet güzel bir şey.
     Ama benim aklıma takılan bazı sorunlar var. Direkt isim verip hedef göstermek istemem kimseyi, kaldı ki bu onların sorumluluğu da değil zaten. Son zamanlarda ortaya çıkan Youtuber’ları bence az çok herkes biliyordur. Makyaj videosu çekeninden tutun da, çantasında ne olduğunu paylaşan, yaşadığı her anı videolara yansıtan insanlarla dolduk. Fakat, gençlerin, yaşıtlarımın gözünden kaçan bir nokta var. Aşağılanıyoruz. Bu videoları çekenler ve inanılmaz derecede takipçisi olan insanlar tarafından üstelik. Kalıplara sokuluyoruz, onlardan olmazsak dışlanıyoruz. Ve işin bence en garip ve üzücü kısmı ise bunu yapan insanlar, halkın gözünde “Çok dobra kız abi.”, “Bayılıyorum adama, lafını hiç sakınmıyor.” cümleleriyle yüceltiliyor üstelik. İşte burada da, sorun, o dilde konuşan insanlar değil, onları severek takip eden gençler oluyor.
     Birini dışlamak, yok saymak, hakaretler yardırmak ne zamandan beri dobralık oldu? Ne zamandan beri terbiyesizlikle lafını sakınmamak arasındaki o ince çizgi kalktı? Videolarda, belki sizin de sevmediğiniz tarzda insanlar ‘laf sakınmadan’ eleştirilirken iyi. Peki biri çıkıp yüzünüze karşı sizi eleştirse, ama böyle harbi bir şekilde, o zaman da “İyi eleştirdi beni. Bütün her şeyimi döktü ortaya, harbi insanmış.” diyebilir misiniz? Yine alkış tutabilir misiniz o insana?

     Evet artık çağımız cidden değişiyor. Kültürümüz, dilimiz... Ve üstelik gençler olarak bu değişimi biz yaratıyoruz. İlk başta Twitter çıktı piyasaya, peşinden yüzlerce kullanıcı. Sonra Instagram geldi, fotoğraf gözü iyi olanı, iyi photoshop kullananı baş tacı ettik. Şimdi sıra iyi kurgu yapabilende. Bunlar elbette olabilir, ünlü oyuncularla, asla değişmeyen dizi kadrolarıyla kalmasın tabi ki hayatımız. Ama her şeyde bir sınır olmalı bence. Görülmeyen ama varlığı hissedilen ince çizgiler olmalı.

     Pucca mesela. Niye çok sevildi? Çünkü yeni bir dilimiz vardı artık bizim. Chat programlarıyla, Msn’le doğum sancısı yaşayan yeni dil, Twitter’la büyüdü. 140 karaktere bir şeyler sığdırmak yetenek ve zeka istedi. Alışkın olmadığımız, açık, harbi bir dil doğdu. Ama o zaman, o dil gerekiyordu. Ülkece bazı tabuları kırmamız, gençliğe yol vermeleri gerekiyordu. Bir düşünsenize, o zamana kadar kim tanımadığı birinin aşk hikayesini dinlerdi ki? Anca genç kız dergilerine yazardınız, o da yayınlanırsa dergiden biri size cevap verirdi. Onun dışında aileniz, arkadaşlarınız, çevrenizdi sizi dinleyen. Bilinmezdi ilişkiler, gizli kapaklı yaşanırdı bir nevi. Yanlışlar yapılırdı çok, doğrusunu görmek çok zordu. Ama Pucca’yla bunlar kırıldı mesela. Akıcı dili sayesinde insanlar okumaya, okudukça eğlenmeye başladı. Bu gibi pek çok olay, yerine göre gençlerin sorunları dinlenmeye, alışılmaya ve çözüm bulunmaya başlandı. İnsanlar, her şeyi birlikte yaşadıklarını görünce rahatladı. Herkes “Sadece ben aşk acısı çekmiyormuşum, sadece ben zorlanmıyormuşum, bir elbiseyi param yetmediği için sadece ben alamıyormuşum.” demeye başladı. Ve bu durum gençliğin daha açık sözlü olmasına, kendini daha iyi ifade etmesine ve hayatla barışmasına izin verdi. Bilmiyorum fazla mı abartıyorum ama, bana kalırsa ileride bu dönemlere ait çok yararlı akademik çalışmalar yapılabilir. Bir tarih yazılıyor çünkü. Bir evrime şahit oluyoruz. Hatta evrimi gerçekleştiriyoruz. Bu evrim dünyada yaşanıyor ama biz de Türk gençleri olarak bunda kendi boyutumuzu yaratıyoruz.

     Ama gel gelelim, bu açık sözlülük bence aldı başını gidiyor biraz. Tabi bu durumların altında gerek ekonomik, gerek politik pek çok okumalar yapılabilir. Ama insanları bu kadar belli başlı sınıflara sokmak, hoşumuza gitmeyeni müthiş bir ağızla eleştirmek gerçekten gerekiyor mu, o kısmını bilemiyorum işte. Bir genç, evde ailesinin yanında konuşamayacağı bir dille Tweet’ler atıyor, videolarda kendini çok başka gösteriyorsa burada muazzam sorunlar yatıyor demektir. Benzemediği insanlara, sırf yalnız kalmamak için yanaşıyorsa, ‘Aman beni ezmesinler şu konu neymiş bakayım, şu video neymiş izleyeyim’ diyerek onu temsil etmeyen bir gruba dahil olmaya çalışıyorsa; ki tekrar altını çizerek söylüyorum, bunu sırf dışlanmamak için yapıyorsa işte o gençlik beni çok korkutuyor.


     Ben bu gençliğin, bu çağın içine aitken bunları görebiliyorum. Anlayabildiğim kadar anlayamadığım da pek çok olay, duygu ve düşünce sistemi var. Ama oturup yaşıtlarımla sadece sınıflandırılmış insanları konuşmak, giydiği markayı, yemek yediği restoranı konuşmak beni korkutuyor. Kalıplar içine sokulmak ve o kalıplara hapsolmuş bir şekilde yaşamak beni korkutuyor. Ben bu kalıplara ait değilim ve lütfen siz de olmayın. Birbirimizi boş laflar, gereksiz takıntılar yüzünden daha da fazla korkutmayalım.

19 Nisan 2017

Hoşgörü(süz)

     Bizim ülkemiz ne zaman bu kadar yobaz insanla doldu? Ya da ne zamandan beri dinimize, inanış şeklimize herkes, istediği zaman, istediği yerde laf edebilir oldu? Bulunduğumuz İslam coğrafyası içinde, bu dini bu zamana kadar ayrı ve özel kılan hep hoşgörüsü değil miydi? Ne oldu da bu hoşgörü yeteneği kayboldu?

     Malumunuz, sanat tarihi okuyan bir genç var karşınızda. Bizim dersler için yazmak neyse görmek de odur. Fotoğraflar veya yapılar olmadan anlamsızdır. Hele ki gezmeden! Bu sene aldığım müthiş bir ders var: Klasik Dönem Sonrası Osmanlı Mimarisi. E biricik öğretmenimiz de bizi ders kapsamında işlediğimiz yapılara götürüyor her hafta. O müthiş boyutlardaki yapılar altında eziliyor, bir sanat tarihçisi olsak dahi “Yahu adamlar nasıl yapmış bu yapıları?” demeden edemiyoruz. Büyülü atmosferlerini tarif etmem zaten imkansız. E bir de azıcık yapının dilinden de anlayınca bu geziler tadından yenmez oluyor haliyle.

     Geçen haftaki rotamız önce Şehzade Camii, ardından Süleymaniye Camii’ydi. Şehzade’yi gayet güzel gezdikten sonra Süleymaniye’ye geçtik. Daha caminin iç kısmına adım attık ki güvenlik görevlileri(!) bana direkt İBB baskılı muazzam mavi eteklerden uzattı. Hatta abartmıyorum, eteği giymemi emretti. Eteği aldım, altımda kot pantolon olduğu için veriyorlar sandım ve arkadaşlarıma da rahat bir şekilde etek verebilsinler diye kenara çekildim. Fakat benden başka kimseye etek vermediler. Sebebini sorduğumda ise “Sizin pantolonunuz yırtık, dizleriniz açık olamaz.” dedi yine sert bir tavırla. Bu sırada arkamdan camiye giren arkadaşıma ise “Hanımefendi kafanızı kapatır mısınız?” diyerek gayet yüksek bir sesle ve yine emredercesine bağırdı. “Tamam kapatıyorum sakin olun.” diyen arkadaşıma ise verdiği cevap şuydu “Girmeden kapatacaksınız! Girince bir anlamı kalmıyor.”

     Şimdi bu iki cümle ve iki niyet arasında çok net farklılıklar olduğunu düşünüyorum şahsen. Öncelikle, böylesi önemli dinsel yapılarda, belli bir takım kıyafet kurallarının olmasına kesinlikle karşı değilim. Ama bu kuralı neden bir güvenlik görevlisi uyguluyor? Neden böyle bir tavırla uyguluyor? Hadi uyguladı, mizacı sert diyelim, her gün bir sürü insan geliyor hepsine aynı şeyi yapmaktan yoruluyor diyelim. Ama bunun ‘anlamı’ ona mı kaldı cidden? Ben daha çok saygı duyarım, avludayken bile başımı örterim, o daha az saygı duyar (veya unutmuştur, her neyse) içeri girince örter. Bunun karşılığı bu şekilde tepki almak mıdır? Kaldı ki, benim niyetimi, saygımı, hissiyatımı sorgulamak ona mu düştü? Yapmayın ya. Gözünüzü seveyim.

     Zaten son zamanlarda ülkemizde herkes dindar ve dindar olmayan şeklinde sadece iki kalıp varmış gibi yargılanıyor. Bazen belki de istemeden biz bile aynı şeyleri düşünüyoruz. Ama böylesi önemli, turistik ve manevi değeri yüksek olan yerlerde bu sahnelerle karşılaşmak insanı gerçekten üzüyor.


     Sonrasında yurt dışında gittiğim dini yapıları düşündüm mesela. Kimisinde aynı şekilde kıyafet kuralları ve görevlileri var, kimisinde ise sadece girişte bir sepette bırakılmış etekler. Ve çoğu da gayet iyi niyetli davranıyor. Bu oranın kuralıysa zaten yapılacak ama sen niye bana bunu çile haline getiriyorsun ki? Yani yazık değil mi, o güzelim yapı hakkında çok daha güzel, çok daha tarihi şeyler konuşabilecek, yazabilecekken bunları konuşuyor olmamıza? Bence yazık. Yapmayın. Bizi dinden, bizi kendinizden, bizi hayattan soğutmayın artık.

11 Mart 2017

Mekanların Ritmi

     Ülke değişiyor, mekanlar değişiyor, eğlence anlayışı değişiyor. Ama sabit kalan tek bir şey var, o da müzik. Uzun süredir özellikle İstanbul’da olan müziği, gece hayatını, mekanları inceliyorum kendimce. Gittiğim bir konserde ya da ortamda gecenin tadını çıkarmak yerine hoşuma giden veya kafama takılan çok daha başka meselelerle ilgilendiğimi fark ettim.

     Ve sonuç; bu değişim hem üzüyor hem de sevindiriyor. Mesela seneler öncesindeki gibi değiliz. Artık konserler olsun diye yaz mevsiminin gelmesini beklemiyoruz. Her geçen gün yaz-kış etkinlik yapan bambaşka mekanlar açılıyor. Ülkece pek alışkın olmadığımız, kısacası popüler olmayan türde pek çok sanatçı güzel sahneler bulabiliyor artık. Üstelik hangi türde müzik yaptıkları bu durumu pek etkilemiyor. Bir sokakta yürürken aniden güzel bir ses duyabiliyor, müziğin ritmiyle kendimizi çok keyifli bir mekanda bulabiliyoruz. Kaldı ki böyle ortamlardaki alkol fiyatları da standardı pek aşmadığı için “Aman bilmediğimiz mekan orası, elit elit takılıyorlar. Kesin kazıklanırız, girmeyelim.” korkusu da olmuyor. Sanatçılar bir ay içerisinde pek çok yerde sahne aldıkları için, bir konserini kaçırınca da aylarca beklemek zorunda kalmıyoruz. Maksimum iki hafta sonra, belki evimize bi’ tık daha uzak bir mekanda konserini bulmak mümkün hale geldi.
     Üstelik yeni açılan mekanlar dekorasyonuyla olsun, ses sistemiyle, ortamıyla olsun daha kaliteli hale gelmeye başladı. Bir yandan dinamiği ile gençleri çeken, orta yaş ve üstünü gençleştirirken, bir yandan da güzel bir geceye dahil olduğumuzu girer girmez belirtiyor.

     Fakat olumsuz tarafları da var tabi ki. Mesela yeni mekanlar açılırken, eskileri kapanıyor. Gün geçmiyor ki ‘belli’ semtlerde senelerdir var olan çoğu mekanın sinek avladığına veya kapandığına şahit olmayalım. Üstelik bu durumu “Gençliğimiz orada geçti be, ne mekandı.” şeklinde dile getirmek de üzüyor. Ve bazı konularda tek kalan mekanlar, her geçen gün konser ücretlerini de arttırmaya devam ediyor. Bir zamanın en uygun biletlerini satan mekanlar, artık belli bir kesime veya konseri olan sanatçıyı çok çok seven insanlara hitap etmeye başladı. Bu durum da haliyle konserlere daha az insanın gitmesine sebebiyet veriyor.  
     Veyahut bu mekanlar, yeni popüler olmuş semtlere taşınıyor ama orada da tutup tutmayacağı meçhul...  Babylon bu konuda şanslı mesela. Asmalımescit’ten çıktıktan sonra geçtiği Bomontiada’da keyifli konserler için insanları ağırlamaya devam ediyor. Üstelik dünyanın dört bir yanından getirdiği sanatçılarla herkesin gönlünü hoş ediyor. Yazın her ne kadar Çeşme’ye taşınıyor olsa da iki senedir kış konserleri için insanların sabırsızlıkla beklediği mekan oldu yeniden. Benim yeni favorim ise IF Performance Hall Beşiktaş. Ortamıyla, konserleriyle, ‘bilet fiyatları’yla yeni bir atılım. Üstelik Beşiktaş’ta olması da çok büyük avantaj. Hem kendileri hem de Beşiktaş için. Çünkü bence böyle bir mekana en çok ihtiyacı olan semtti. Konserlerden sonra yaptıkları Dj performansları ile de insanları içeride tutmaya başlamışlar yavaştan. Erken biten konserlerden sonra, geceye devam etmek isteyenler başka mekanlar bakınır. İyi mekan olsun, giriş ücreti olmasın derken mekan aranır dururlar çoğu zaman. IF Beşiktaş böylelikle bu sorunu da çözmüş gibi görünüyor. 20.30’da kapıları açılan mekana girip, konseri dinleyip 05.00’te çıkmanız mümkün J

     Darısı yeni ve açılacak daha nice mekanların başına. Biz gençler olarak sizin arkanızdayız, güzel haberlerinizi bekliyoruz J


6 Ocak 2017

Kadersiz Coğrafya

Kafamı kaldırmaya korkuyordum. Bilincimi yitirmiş gibiydim. Sanki insanlığımı bir kasaya kapatmıştım da sadece içgüdülerimle hareket ediyordum. Hep böyle olmaz mı zaten? Kötü anlarda bilinç gider, yere düşsek, düştüğümüz o anı bile hatırlamayız. Ve ne oldu da yerdeyim ben, nasıl düştüm ki, diye sorular sorar dururuz kendimize. Sadece tek bir saniye içinde düşündüğümüz milyonlarca şey olur kafamızda. Ama tek amacımız, en önemlisi, canımızı korumaktır. Sevdiklerimizle birlikteysek onları korumaktır.

Yerde nasıl yattığımı, hangi ara eğildiğimi bilmiyorum. Hele Can’ın üzerime kapandığını nefessiz kalınca fark etmiştim. Tek bir ses ve hafızada kayıp olan saniyeler. Sonunda bizi de bulmuştu işte. Oralarda patlamıyor ya, dediğimiz, bizi bulmaz abicim biz o alanlarda takılmıyoruz, dediğimiz lanet olaylar bize de isabet etmişti günün birinde. Ama hayattaydık. Nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde hala yaşıyorduk. Fakat bu şansımız mıydı, yoksa buradan, bu hayattan kurtulamadığımız için en büyük şanssızlığımız mı bilemiyordum.

Ortalık bir anda karmaşaya döndü. İki dakika öncesiyle şimdinin arasında müthiş bir fark vardı. Yerde yatan tahminimce ölmüş insanlar, hareket etmeye korkanlar ve göz göze geldiğimizde korku dolu bakışlarıyla yüzleştiğimiz insanlar... O çok sevdiğimiz mekan kıpkırmızı olmuştu. Kan kokuyordu. Lanet kokuyordu. Nefret kokuyordu. Genellikle geceleri dışarı çıktığımda, beni eğlenceden alıkoyan birçok an yaşamıştım. Ya bir arkadaşım sevgilisinden ayrılır kötü olduğu için beni çağırırdı.  Ya da annem eve erken dön diye tutturur gecenin en keyifli yerinde “Uyumadım, seni bekliyorum.” diye yoruma kapalı bir mesaj atardı. Ama gecemin böylesi bölündüğü, bir gece dışarı çıkmanın canıma kast edebileceği hiç aklıma gelmezdi. Zaten kimin aklına gelirdi ki?

Bir anda sesler duruldu. Ortalık sakinler gibi oldu. Hayatta kalan insanların, resmen şükretmeye sebebi yoktu. Çünkü ortam o kadar kötüydü ki! Ardından birilerinin “Kaçıyor, kaçmasına izin vermeyin, tutun o şerefsizi.” dediğini duydum. Ne olmuştu ki? Kimdi bu adam? Neydi bu yaşadığımız? Sanırım birkaç dakika sonra, birileri “İyi misiniz? Hayatta mısınız?” diyerek etrafta dolanmaya başladı. O zaman biraz daha hareketlilik olduğunu duydum mekanda. “İyi misin?” diye sordu Can. Hayatta kaldığıma, beni koruyabildiğine şükreden gözlerle gözümün içine bakıyordu. “Bilmiyorum aşkım. Bileğim çok acıyor.” diyebildim sadece. Onun cevap verip vermediğini hatırlamıyorum bile. Sanırım yere kapanırken ayağım kaymıştı ve bileğimi zorlamıştım. Ama bu o anda önemli bir nokta değildi benim için. Öyle garip bir şok içindeydik ki, birbirimize ne diyeceğimizi bilemiyorduk. İkimiz de yaşananların rüya olmasını umuyor gibiydik. Hayatımda ilk defa sevgilimin gözlerinin içine, daha önce hiç tanık olmadığım bir kaybetme korkusuyla baktım. Çünkü saniyeler önce onu kaybedebilirdim. Bu zamana kadar sevdiklerimize bir şey olmadığı için, tüm olayları sadece haberlerden okuduğumuz için unutabilmeyi ve çok da önemsememeyi başarmıştık. Ama bundan sonra bırak unutmayı, bu yaşadığım hisleri nasıl atlatabileceğimi bile bilmiyordum.

Bu sırada ayağa kalkan Can önce olduğum yere oturmam konusunda bana yardım etti. Ardından etrafta yardıma ihtiyacı olan insanlara koşturmaya başladı. Ben bir kere daha etrafa bakmaktan korkuyordum. Boş boş odaklandığım yere insanların gölgesi düşüyordu. Zaman algımı da yitirmiştim. Telefonuma bakmayı bile çok sonra akıl edebilmiştim. Yaklaşık on beş cevapsız arama ve “Işık iyi misin?” mesajları vardı. Okuduğum her, iyi misin, sorusu bana o saniyeleri yeniden yaşatıyordu. Sonra Can geldi yine yanıma. “Hadi bebeğim kalk ambulans geldi.” dedi. Nasıl ayakta durabildiğini anlamıyordum. O hep güçlüydü ama bu kadar güçlü olduğunu hiç düşünmemiştim. Sanırım o da bir şok geçiriyordu.

***

Fazlasıyla soğuk ve sıkıcı devlet hastanelerinde, bizimle öylesine ilgilenmiş birkaç hemşire ve ifade vermemizi bekleyen polisler dışında kimse yok gibiydi. Hatırladığımız kadarıyla ifadeleri verip çıksak da polisin sanki olayı biz yapmışız gibi davranması ekstra sinir bozucuydu. Hastaneden çıkarken annemler geldi. Can’ı da bırakmadılar ve birlikte eve döndüğümüzde Can’ın ailesi tatil için gittiği İzmir’den dakika başı onu arıyordu. Benimle de konuşuyorlardı sürekli. Her saniye birilerine iyi olduğumuzu, hayatta olduğumuzu kanıtlamaya çalışıyorduk. Üstelik hiç de iyi değilken. Televizyon her saniye daha da sinir bozucu oluyor, programlara çıkan boş adamlar bomboş konuşmaktan vazgeçmiyordu. Zaten lanetletmekten başka bir halt yaptıkları da yoktu. Senelerdir bu ülkeden gitmek istiyordum. Her defasında Can’la yaşayabileceğimiz başka ülkeler arıyor, oralara giden arkadaşlarımıza fikir danışıyorduk. Hiçbir şey yapmayıp, sadece Twitter’dan ülkeyi kurtaran, koyun gibi yaşayan ve asla itiraz etmeyen insanlar için ölmek, var olmayan bir davada olayların içinde kalmak istemiyordum. Bu benim davam değildi ve ben yaşamak istiyordum. Bu yüzden de kendime bambaşka yerlerde, sevdiğimle, ailemle yeniden bir hayat kurabilmek tek kurtuluş yolu gibi geliyordu. Her ne kadar öyle olmasa bile.. Ama o gece bir kere daha anladım, canımın bu ülkeden çok daha değerli olduğunu. Hayata bir kere geliyordum ve kendime, şayet gidene kadar burada ölmezsem, yaşayacak başka bir kara parçası bulma ihtimalim çok yüksekti.
O gece balkonda “Ben yaşamak istiyorum.” diye bağırmak, tüm sinirimi ve şokumu öyle atlatmak istiyordum. Ama yapmadım. Yapamadım. Çünkü bu ülkede sadece haksız olanların sesi çok çıkardı ve ben hiç de haksız değildim.

Sabaha karşı balkonda sigara içerken, soğuğun beni ayıltmasını ve yaşadıklarımı o anda esen rüzgarla alıp çok uzaklara götürmesini diledim. Can yanıma gelip “Hadi gel yatalım.” dedi. Uyuyabileceğimize inanarak. Gerçekten iyi olduğuma inanmak isteyen sevgilim gözlerini benden ayıramıyordu. Yatağa yattığımızda, avucunun içini öpüp “Gidelim buralardan. Bir an önce.” dedim. Sanki kaçmak hepimizi kurtaracakmış gibi. Bize ölümsüzlüğü verecekmiş gibi.